Dersim’in keşfedilmemiş bir hazinesi: Ahmet Sarıgül

Ekim 6, 2011 at 10:55 am (Aktüel_Güncel)

Dersim’in keşfedilmemiş bir hazinesi: Ahmet Sarıgül

 

(Camal Taş’ın Ahmet Sarıgül Ropörtajı Üzerine Birkaç Söz)

Dersim’in bir hazinesi kaldımı ki, Dersim’in keşfedilmeyen bir hazinesi de olsun diye sorulabilir. Evet, gerçekçe Dersim’in hazineleri yıllardır talan ediliyor. Hem de her yönlü! İnsan olarak varlığı yıllardır imha ediliyor. Kültürü, kültürel değerleri talan ediliyor. Tarihi ve arkeolojik varlıkları çalınıyor, tahrip ediliyor. Yıllardır  yürütülen savaş ile coğrafyası imha edilmek istendi; köyleri, ormanları, doğal güzellikleri tahrip edildi. Bu da yetmedi, uygulanan plan gereği su altına gömülmek isteniyor Dersim, suda boğulmak isteniyor. Bütün bunlara rağmen Dersim’in hala kıyıda, köşede yaşayan bir hazinesi kaldı mı diye sorulabilir.

Evet, kıyıda ve köşede de kalsa, belki Dersim dışına savrulmuş da olsalar, Dersim’in hala keşfedilmeyen bazı hazineleri var. Burada üzerinde durduğum konu, Dersim’in kültürel değerleri ve bu değerleri üretenlerinden biri ile ilgilidir. Evet, Dersim’in hala inadına yaşayan özelliklerinden biri, O’nun henüz yok olmayan bazı kültürel değerleri ve bu değerleri inadına üreten sınırlı sayıdaki ozanlarıdır.  

Dersim gibi Dersim’in ozanları da yüzyıllardır talihsizlikler yaşıyorlar. Bunların en büyük talihsizlikleri de, yazılı bir geleneğe ve olanağa sahip olmamalarıdır. Aslında Dersim’in ozanları, halkının  gördüklerini, yaşadıklarını dile getirmişlerdir. Ama bunlar sözlü olarak kalmıştır. Doğal olarak bir ozan göçüp gittikten bir süre sonra, eserleri yetim kalıyor. Kayıtlı olmadıkları için de, bu yetimler sahip çıkanlara kalıyor. Bunlara sahip çıkanlar, Dersim’de çoğu zaman halk olmuştur. Halk yetimini sahiplenmiş, onu çocuğu gibi korumuştur. Ama bu sahiplenme, bu koruma, çoğu zaman kimliğin, konumuz gereği eserin sahibinin bilinmesine yetmemiştir. Çünkü yazılı ve kayıtlı değildir. Doğal olarak bu eserlerin halka mal olanları zamanla, anonimleşmiştir. Kanaatimce anonim diye bilinen eserlerin çoğu, doğrudan halkın yaptığı eserlerden çok, gerçekte bireylerin, ozanların ürettikleri olup yapanı belli olmayan, daha doğrusu unutulmuş sahipsiz eserlerdir.    

Adları ve eserleri günümüze ulaşan Dersim ozanları sayılır. Bilinenleri, bilindiği kadarı ile kayıt altına almak da önemlidir. Bu anlamda sayın Daimi Cengiz’in “Dizeleriyele Tarihe Tanık Dersim Şairi“ adlı çalışması ile SEY QAJİ ve eseri ölümsüzleştirilmektedir. Böyle çalışmaları yapan, yapabilen kaç araştırmacımız, bilim adamımız var? Bunların sayısının da sınırlı olduğu malümdür. İşte bu araştırmacılarımızdan biri de Cemal Taş’tır. Mesele sadece, hazinenin mevcut olması değildir, daha da önemlisi onun bulunması, deyim yerinde ise keşfedilmesidir.

Geçenlerde Hindistan’da 16. Yüzyıldan kalma bir Buda tapınağında milyar dolarlık bir hazine bulundu. Yıllarca, yüz yıllarca insanların gittiği, ibadet ettiği bir mekanda hazine var ve kimse bunun varkında değil. Eğer, bu örneği Dersim’e uyarlarsak, beraber yaşadığımız, düğünlerde derneklerde ezgilerini, ağıtlarını dinlediğimiz  yanı başımızdaki ozanlarımızı bilmiyoruz, tanımıyoruz ve onların eserlerini, hayat hikayelerini kayıt etmiyoruz. Gün geliyor, bu koca çınarlar bir bir devriliyor ve onların eserleri de yetim kalıyor, çoğu yitip gidiyor.

Sevgili Cemal Taş’ın yaptığı işi tanımlamak için doğru kavramlar bulmakta zorlandım desem, yanlış olmaz. Evet, hazineyi arayıp bulana ne denirdi? Hazine arayıcısı mı? Onu, bunu bilmem ama Cemal Taş’ın, gerçek bir hazine keşfettiğini söyleyebilirim. Hem de yaşayan bir hazine!

Sevgili Cemal Taş, Dersim’in yaşayan hazinelerinden Ahmet Sarıgül’ü bulup konuşturuyor. Neler mi sormuş? Neler sormamış ki? Peki, Ahmet Sarıgül neler anlatmış? Neler anlatmamış ki? Bir dokun bin ah işit misali, anlatmışta, anlatmış! Bunları, burada anlatmak yerine okumanızı öneriyorum. Onun için detaya girmyorum.

Kendi ifadeleriyle A. Sarıgül, okul yüzü görmemiş, Türkçe’yi sonradan, okuma yazmayı ise askerde çat pat öğrenmiş, deyim yerinde ise doğal bir hazinedir. Gerçi eserlerinin bazılarını biraz Türkçe sosuna bandırmıştır ama olsun, o hali ile de güzeldirler. Memleket kokan ezgiler.

Ahmet Sarıgül’ün yakınarak  dile getirdiği konulardan biri, eserlerinin aşırıldığı (çalındığı) noktasındadır. Örnekler, isimler vermiş. Nazik bir konu. Konunun üzerinde durmamın nedeni, kimseyi suçlamak veya rencide etmek değildir. Ama doğrusu ben de, herşeyin göründüğü gibi değil, olduğu gibi bilinmesinden yanayım.  Bu anlamda Ahmet Sarıgül’in dile getirdiği bazı noktalarda açıklama yapma gereği duydum. Bunları röportajın devamındaki notlarda işlemeye çalıştım. 

Türkçe çeviride, söylenenden çok anlatılmak isteneni vermaya çalıştım ama her halükarda metnin özüne sadık kaldığımı söyleyebilirim.  Röporajın önce Türkçesini, sonra Cemal Taş’ın yaptığı şekliyle Zazacasını aynen sunuyorum.

Ahmet Sarıgül’ün dile getirdiklerini zevkle okuyacağınızı umarım.

M.Tornêğeyali

 

Dersim’in yaşayan hazinelerinden Ahmet Sarıgül

Yanık Sesli (Vengo Melul)  Ahmet Sarıgül ile Röportaj

Cemal Taş, Dersim, Kültür ve Etnografya Dergisi, Yıl-8, sayı-10, Haziran 2009, s.18-23

(Cemal Taş: Uzun zamandır  “Kılamê Kırmanciye“ adlı kitap çalışmasını yapıyorum. Bu Şubat ayında kirvelerim Hayri (Xeyri) ile Canan, beni ve kirveleri Latife’yi İngiltere’ye davet ettiler. İkrar, onlardan kederi uzak götürsün. Bu arada ‘kara kitabı‘ da beraber götürdüm. Biliyordum ki, kirvem Hayri’nin ‘Kırmanciye Kılamları‘ (Dersim Ezgileri) üzerine epeyce bilgisi vardır.

Allah sizden de, ondan da razı olsun. O kadar işi gücü arasında, kitabımın eksikliklikleri tamamlansın diye,  benden fazla gayret gösterdi. Ezgiler üzerinde çalışırken kirvem, Ahmet Sarıgül’den bahsetti. Ahmet Sarıgül’ün adını, o güne kadar hiç duymamıştım. Sonra kirvem Hayri, araştırdı, O’nun adres ve telefonunu öğrendi. İngiltere’den döndüğümde Kemal Mutlu ve Hasan Temur’un da yardımıyla, ‘Hazzolo’nun mekanında görüştük. Meğer ki, Sefaköy Sögütlüçeşme’de kalıyormuş. Telefonla tanıştık, kararlaştırdığımız günde de, buluştuk. Ahmet amcanın oğlu Süleyman da beraber gelmişti. Bu sohbeti, Dersim Dergisi okuyucuları için Beyoğlu Hazzopulo’da gerçekleştirdik).

 

 Araştırmacı yazar Cemal Taş ile Ozan Ahmet Sarıgül sohbet halinde

Cemal Taş: Merhaba Ahmet Amca. (Ma be xêr di).

Ahmet Sarıgül: Merhabalar  (Xêr be sılamet).

Cemal Taş: Önce seni tanıyalım?

Ahmet Sarıgül: Adım Ahmet Sarıgül. 1937’de Aşkirek (Aşkirege) de doğmuşum.

C.Taş: Yani 38’den bir yıl evvel, değil mi?

A. Sarıgül: Evet. Zaten, 1938’de Samsun’a sürgün edildik.

1952’de ise memleketimize (Aşkirege) geri döndük.

C.Taş: ‘Kırmancki‘  (Zazaca) dilinde sen nasıl tanınıyorsun? Ataların kimdir?

A. Sarıgül: Bana, -(Sey Sori oğlu)- Sey Ferat’ın torunu derler. (Hemed, Sıleman, Sey Ferat, Sey Sori).

C.Taş: Bunlardan öteye gidebiliyor musun (sayabiliyor musun)?

A. Sarıgül: Hayır, … gidemiyorum.

C.Taş: Annenin adı nedir?

A. Sarıgül: Sultan

C.Taş: Sultan kimin kızıdır?

A. Sarıgül: İlyas Bırazuna’nın kızıdır. Onlar da Aşkireklidir.

C.Taş: Aranızda akrabalık var mı?

A. Sarıgül: Hayır, aslında birbirimizden uzağız. Bizim atamız Ovacık’tan gelmiş. Dedem, Aşkirek’de evleniyor ve orada kalıyor.

C.Taş: Siz Kalanlı -(Khalu) aşiretinden mısınız?

A. Sarıgül: Biz, esas Sey Kemallıyız. Bolanlar (Bolu/Boliyu) üzerine sayılırız (sayılıyoruz).

C.Taş: Peki, Seyit Kemaller Rehber’dir (Rayber). Siz rehberlik yapmıyor musunuz?

A. Sarıgül: Biz de küçük kardeş, büyük kardeşin elini öpmüş, onu kendisine rehber edinmiştir. Dersim Şeceresi (Şıx Hasan Şeceresi, nb) Seyit Kemallerdedir. Bir zamanlar Ana Leyla’da idi. Sey Kerem, Ana Gülüme tarafından bakılmış ve korunmuştur. Qocê Sori dedemizdir (atamızdır). Türbesi (Hewsê xo) ‘Qewax’ mıntıkasındadır. Soyu, Seyit Mahmut Hayrani’den gelir, gider büyük Şeyh Hasan’a (Şıx Hesen) dayanır.

C.Taş: Türbe (Hewıs) Bodıg’da mı? 

A. Sarıgül: Evet, Bodıg’dadır. Şıx Hesen (Şeyh Hasan) Baba’nın torunudur. Türbesi Malatya’dadır.  Şıx Hesen Baba Horosan’dan gelmiştir.

C.Taş: Çocukluğundan ne hatırlıyorsun, Ahmet Amca?

A. Sarıgül: Çocukluğum Samsun’da geçti. Babam, orada; Samsun’da öldü ve biz yetim kaldık. O zaman ben, küçücüktüm. Amcam vardı, o da askere gitti.

C.Taş: Amcanın adı neydi?

A. Sarıgül: Sey İsmail idi; Sasmail derlerdi.

C.Taş: Baban neden öldü? Hastalıktan mı, yoksa Allahın emriyle mi?

A. Sarıgül: Babamı zor hatırlıyorum. Yola gitmişti, ondan öldü. O gün,  babamın dayısı hastalanmıştı. Adı, Yusuf Ağa’nın oğlu Mehmet’ti. Babam da şehre gidiyor ki, dayısına ilaç getirsin. Bizim köy ile şehir arası da epey yoldur. Hem de sık ağaçlı ormandır. Geceleyin bu yoldan  dönüyor. Sabahleyin yola dümüştü, sekiz saat bu taraftan, sekiz saat öbür taraftan, aynı günde gitti ve geldi. Eve yetiştiği anda neneme -(annesine)- dedi ki: “Anne, biraz su ver!“ O, suyu verdi, suyunu içti, sabahleyin yatağa düştü (girdi), bir daha yataktan kalk(a)madı. Artık, gece yolda neyle karşılaşmış, bilmiyorum. Ben, dört-beş yaşlarında idim. Babam, kız kardeşim Fadime’yi çok severdi. O gün şehirden gelirken, kız kardeşime postal getirmişti.

Ben dedim ki: “Baba, bana niye postal getirmedin“?

Dedi: “Oğlum, bir daha gittiğimde, sana da getiririm.“

Babam hastalandığında, nenem şehre gitmiş ki, onun için ilaç getirsin. Köyün diyarında göründüğünde, bakıyor ki, bizim evin önü kalabalık olmuş, anlıyor ki bir şeyler olmuş. Kendini yere atıyor, yuvarlanıyor. Haybesinde karpuz varmış, o karpuz yuvarlandı. Ben küçüktüm, gittim karpuzu yedim.

Bir kadın komşumuz vardı, adı Emine idi. O, koyunları kapının önüne getirip, otlatmıştı. Ben de gidip kuzularla oynadım.  Koçun biri, bana bir küt vurdu, kayadan aşağı attı. Bacağım sıyrılmış, kan revan içinde kalmıştı. Beni götürüp babamın yatağına koymuşlar. Oysa ki babam ölmüş ve getirip yatağa koymuşlar. Ama benim, babamın öldüğünden haberim yok! Annem ağlıyor, ama ben neden ağladığını bilmiyorum. Dedim ki:

“Anne, babamdan neden ses seda çıkmıyor?“

Annem dedi ki:

“Uyuyor.“

Sonra, babamı defin ettiler.

C.Taş: Sen kundakta iken, sizi sürgüne göndermişler. Sen, hiç sordun mu, sizi neden sürgün etmişler? Ya da sizinkiler 38’de, hükümete karşı silahlı çatışmaya girmişler mi?

A. Sarıgül: Hayır, bizimkiler silahlı çatışmaya katılmamışlar. Ancak, bizim taraftan çok kişiyi sürgüne gönderdiler. Köylerimiz, 1952’ye kadar ‘yasak mıntıka‘ idi. Menderes başa geldikten sonra, kanun çıkarttı, oralar serbestleşti. İlk önce de, biz geri döndük; köyümüze gittik. Üç tane keçimiz vardı. Çamurdan ev yaptık, altına girdik. O yıl biraz mısır ektik. Ben, bazen gurbete gidip çalışıyordum. Zamanla malımız, davarımız da çoğaldı.

1995’de köyler yine boşaldı.

Bizi, Samsun Terme’de Bolas¹ köye vermişlerdi. Yetim kalmıştık, çalışanımız yoktu. Amcam, yanımıza geldi, ama o da asker oldu. Sarıkamış’ta dört yıl askerlik yaptı. Biz, orada çok zorluk çektik. Ölmedik… Velhasıl, ayakta kaldık. Çarşamba da Alişan Bey vardı. O’nun değirmeni vardı. Ben, onun değirmenine gider, çuvalları tutar, yardım ederdim. İnsanlar, buğday getirir, öğütürdü. Çuvalları doldururdum, onlar da bana un verirlerdi. Ben, o unları eve götürür, pişirir yerdik. O unlarla idare ederdik.

Alman harbi çıkmıştı, kıtlık vardı, ekmek bulunmazdı. Nenem, sağlığında bizi muhtaç etmedi. O, gider, dolaşırdı. İnsanlar, yiyecek ve eşya verirdi, o da bize getirirdi. O ölünce, biz yetim kaldığımızı anladık.

Nenem öldüğünde, amcam askerdi. Dört yıl yalnız kaldık. Biz, kendimizi besliyemiyorduk. O sıralar, her Salı günü şehir pazarı vardı. Köylüler, gider pazardan mal, eşya, yiyecek getirirdi. Biz, gider yolu gözlerdik. Ben, kız kardeşim ve bir de arkadaşımız Seydaliyê Hemedê İsmali vardı, beraber yolu beklerdik. Köylüler pazardan dönünce biz, yanlarına gider, onlar da bize somun ve meyve verirlerdi. Biz, bir hafta o yiyeceklerle idare ederdik. Ertesi hafta yine gider, yolu kollardık. Annem de bizimle gelirdi ama o utanırdı, ormanda saklanırdı, kimseye görünmezdi.

Sonra amcam askerden döndü, bizi geçindirdi, kimseye muhtaç etmedi. Zaten, ben nüfusta babam üzerine değil, amcam üzerine kaydedilmişim. Annem de, amcam ile evlendi. Amcamdan allah razı olsun, o, bize sahip çıktı, bizi geçindirdi. Ben, gurbette çok yıprandım.

C.Taş: Amcan o vakit henüz bekar mıydı? Yengesini nasıl aldı?

A. Sarıgül: Gönlü yoktu. Nenem zorladı, o da annemi aldı. O, babamdan küçüktü, daha bekardı. 

C.Taş: Siz yolu kollamaya gittiğinizde, köylüler sizin Dersim sürgünlerinin çocukları olduklarını biliyorlar mıydı?

A. Sarıgül: Evet, onlar bizi çok severlerdi. Babam öldüğünde onlar bize çok yardım ettiler. Bazıları Ordu’dan gelmişti, sürüleri vardı, mal mülk sahibi idiler. Ben, kendilerine çobanlık yapardım. Bağları, bahçeleri vardı.    

C.Taş: Sen bir daha o tarafa gitmedin mi?

A. Sarıgül: İki yıl önce babamın mezarına gittim. Oradaki çocukluk arkadaşlarımı gördüm. Baba dediler ki: Sen nerdesin? Biz seni çok soruşturduk, adresin yoktu. Siz sahip çıkmayınca, heyet geldi, buradaki arazilerine, hazine el koydu.“ 

Bize, çok destek vermek istemişlerdi. Ancak biz, bize verilen mülke sahip çıkamadık; halbuki tapumuz da vardı.

C.Taş: Nenen babanın annesi miydi? Kimlerdendi, adı neydi?

A. Sarıgül: Nenemin adı Sultan idi. Babamın annesiydi. Bizi sürgün ettiklerinde dedem, amcam ile gidiyor, (gönderiliyor). Nenem de, babam ile geldi. Dedem ile amcamı Denizli’ye sürgün etmişlerdi. Babam öldüğünde, onlar istediler ki, biz oraya gidelim. Biz gitmeyince, dedem ve amcam o zaman yanımıza; Samsun’a geldiler. Dedem dedi ki:

“Ben burada ölürüm, beni oğlumun yanına defin edin!“

Orada öldü, mezarı, babamın mezarının yanındadır. Oğlunu çok severdi. Vasiyet etti ki, oğlunun yanına gömülsün. Mezar kazılırken, başı, babamın ayak tarafına getirilmiş.

Dedem, tambur  çalardı. Hem bizim dili (Zazaki), hem de Kürtçe (Kırdaşki) konuşurdu. Çocukları sünnet ederdi. Ama ben çocuktum, aklım kesmiyordu, azıcık simasını hatırlıyorum. Şöyle, kısa boyluydu. Ancak, oğlu öldüğünden beri, hiç tambur çalmazdı.

C.Taş: Deden Sey Ferat için söylüyorsun, değil mi?

A. Sarıgül: Evet.

C.Taş: Siz sürgünde, kim kim idiniz?

A. Sarıgül: Nenemdi, annem ve babamdı, kız kardeşim Fadime ve bir de ben vardım.

Ayrıca Koce Sori giller vardı. (Çê Kocê Sori bi). Yıl 1941 idi, sanıyorum…!

C.Taş: Peki sen Kırmancki dilini (Zazaca’yı) nasıl unutmadın?

A. Sarıgül: Annem, nenem konuşurlardı.

C.Taş: Sen, orada okula gitmedin mi?

A. Sarıgül: Köyümüz, dağın başındaydı. Orada okul (mektev) yoktu. Terme’de vardı. Ben, annemi bırakıp nasıl Terme’ye giderdim? Ben, hiç okula gitmedim. Türkçe’yi orada öğrendim. Askerde de biraz yazı öğrendim.  

C.Taş: Sen Tamburu ne zaman çalmaya başladın?

A. Sarıgül: Ben tamburu, önce Davut Sulari de gördüm. 1955’de İliç’de konser verdi, orada Tambur çalmıştı. Tambur merakı oradan bana geçti. O sıralar İliç’de şehir kulübü vardı. Ben, orada garsonluk yapıyordum. Kırk lira kazanmıştım. Erzincan’a gittim, orada Kumaş oğlu Ali Soylu vardı, Tambur yapıyordu. Otuz lira verdim, kendime bir Tambur aldım. O Tamburu bir çarşafa sardım, Pülümür’e gittim, bir kahvede astım. Param yok ki, otelde yatayım. İlkbahardı, çevreme bakınıyorum ki, bir kamyon bulup kasasında yatayım. Otelci Hıdır Yıldız vardı. Ölmüyse, allah rahmet eylesin.

Bana dedi ki: “Gel, yat. Artık kapıları kapatıyoruz.“

Ben, mecburen gittim. Dedim ki:

“Amcaciğim, benim param yok!“

Dedi ki: “Canın sağ olsun. Sen nerelisin“

Dedim: “Ben Aşkirekliyim.“

Dedi: “Gel, yat. Birgün yolun buralardan geçer, o zaman ödersin.“

Beni misafir etti. Otel parası ve çay bir lira otuzbeş kuruş tutmuştu. Köye gittim, annem parayı verdi, o adamın borcunu gönderdim.

Artık yavaş yavaş Tambur çalmaya başladım, zamanla öğrendim.

Sonra gittim, askerliğimi İzmir’de yaptım. Orduevinde idim. Saz grubumuz vardı. Bu, “Oy Meleme“ ezgisini ben orada, askerde uyarladım. Aşık Daimi bu ezgiyi 1965 yılında plak yaptı. Ben, Zazaca (Kırmancki) ve Türkçe (Tırki) karışık okumuştum. Rahmetli Aşık Daimi o ezgiyi değiştirdi. Ancak, demişti ki: ‘Söz-müzik Ahmet Sarıgül’e aittir. Daimi, iyi biriydi, erken öldü. Daha sonra Hasan Sağlam, odur kasetinde seslendirmiş.

C.Taş: “Oy Meleme“ ezgisinin sözleri nasıldı? 

A. Sarıgül: Oy Meleme (s.20-21)²

Pülümür yolları kardır

Beni ağlatan bir yardır

Ağlatma güzelim beni

Ağlamak bize zarardır

Oy Meleme Meleme

Çımi şiay buri qelemê

Ezo serba canê to

Biyo dısmenê alemi

Sarıgülüm sor halimi

Saram yarin cebelini

Kız ben senin yüzünden

Gezerim gurbet elini.

1962 yılında ise ben İzmir radyosunda “Ela Gözünü Sevdiğim Dilber”³ türküsünü okudum. Onu da -(daha sonra)- Bedia Akartürk seslendirdi.

Askerden döndüğümde bir gün Pülümür’e gittim, bir kahve de tambur çaldım, türkü söyledim. İnsanlar, üst üste yığıldı. Bana para topladılar, bir günde kırk lira kazandım.

Tunceli’ye gittim, Veli Suroğlu tamburu gördü. Beni götürdü, içtik, ben tambur çaldım, türkü söyledim. Oradan Malatya’ya ve Malatya’dan Bursa’ya gittim. Daha sonra memleketten eşimi alıp Bursa’ya gittim ve üçyıl orada kaldım.

C.Taş: Sen Bursa’da ne iş yaptın?

A. Sarıgül: Bir arkadaşım vardı, o da keman çalıyordu. Onunla beraber düğünlere giderdik. Biz tambur ve keman ile beraber çalardık. Her düğünde ikiyiz elli lira alıyorduk.

C.Taş: Kırmançlar -(Dersimliler, Aleviler)- da sizi çağırıyor muydu?

A. Sarıgül: Türkler de, Kırmançlar da -(Dersimliler, Aleviler)- bizi çağırıyordu. Bulgarlar (göçmenler) bile bizi çağırıyordu. Biz Bursa’dan İstanbul Sarıgazi’ye gider, düğünlerde çalardık. (Ma Bursa ra şiyene Estemol Sarıgazi de ki citi viyarnêne ra). Daha sonra Bursa’dan İstanbul’a gittim. Ben Turan Engin’e de tambur çaldım. Haydar Ağbaba’ya, Bedri Ayseli’ye de çaldım. İzmir radyosunda Beyhan Akıncı vardı, O’na da tambur çaldım. O sıralar, arka çıkanlarım (destekleyenlerim) yoktu. Esmer birini görünce, yanına gider, tanışırdık. Ali Ekber Çiçek’i de tanıyordum ama ona kırgınım.

C.Taş: Neden?

A. Sarıgül: Bana dedi ki: “Sana plak yaparım, destek veriririm.“ Ama kıskançtı, beni oyaladı, hiçbir şey de yapmadı. Fakat ben onu çok misafir ettim. Hem Bursa’da, hem de İzmir’de.

C.Taş: Bursa’dan sonra…?

A. Sarıgül: Oradan İstanbul’a geldim. Kırk yıldır İstanbul, Söğütlüçeşme’de yaşıyorum. 1965 yılında orada gecekondu yaptım, hala oradayım. (1963 yılında memleketten göç edip İstanbul’a geldim). İstanbul’da sekiz yıl Hürriyet gazetesinde çalıştım. Onüç yıl da Güven Plastik’te çalıştım. Oradan emekli oldum.

1966 yılında üç tane plak çıkarttım. İki tanesini Şenay Plak’tan, birini de Palandöken Plak’tan.  

C.Taş: “Vore vora“⁴ adlı ezgi de senin mi? (Vore Vora ki to yimis kerda?).

A. Sarıgül: Evet, o da benimdir.  (Heya, a ki yê mına, s.21).

Vore vora esto gılê kou

Çêu barkerdo şiyê duzê waru

La lao tı ke sona memleketu

Comerd to veco ma rê biyaro.

Bölük bölük olmuş peri kızları

Hiç birisi Gülizar’ıma benzemez.

*************

Zazaca’dır ama içinde Türkçe’de vardır. (Zazacawa hama tey Tırki ki esto, s.21).

Bir de ‘Geldim İmam Hüseyin‘ ve ‘Çok zamandır ayrıldım sıladan, gönül vazgeçmiyor miri vefadan‘ adlı ezgiler. Bunu uzun hava olarak söyledim. Ben türkü söyledim ama kimse elimizden tutmadı. Acemilik dönemindeydik, İstanbul’a geldik… 1975 yılında İstanbul Radyosunda amatör yarışma olmuştu. Ben de girdim, altıncı oldum. Bir ezgi seslendirmiştim, adı ‘Piro‘ idi. Diyordum ki:

 

A. Sarıgül’ün ‘Gel Dinim İmanım İmam Hüseyin’ adlı plağı.

 
O hangi ağaçtır dalsız, budaksız

O nedir gezer elsiz, ayaksız

O nedir havada uçar kanatsız

Gel bunun manasını şimdi ver piro

O hurmadır dalsız budaksız

O yılandır gezer elsiz ayaksız

O rüzgardır uçar kanatsız talip  

*************

C.Taş: Sen o plaklardan sonra neden kaset (bant) çıkarmadın?

A. Sarıgül: O sıralar, hem plak ham maddesi yoktu ve hem de arajmanlar çıktığından halk müziği gerilemişti. Orhan Gencebay ve onun gibilerden sonra biz piyasada yer bulamadık. Kriz vardı, Feyzullah Çınar’ın plakları bile satılmadı. Ayrıca benim destekleyenim yoktu.

C.Taş: Kirvem Hayri dedi ki, “Oy Fadike“ türküsünün uyarlayıcısı da Ahmet amcadır. Gerçekte, işin aslı, astarı nedir?

A. Sarıgül: Ben bir kızı sevdim. O, gitti başka biri ile evlendi. Ona kızgınlığımdan, gittim, çocuk yaştaki başka bir kızla nişanlandım. Nişanlım, henüz onüç yaşında idi. Amcam Şah İsmail, evlenmem için beni zorladı. Ben de dedim ki, askere gidip geleyim, ondan sonra…

Bu arada gurbete gittim. Haber geldi ki, kardeşlerimin sünneti var. Köye döndüm. Baktım ki, davulcular köye gidiyor.

Dedim ki: “Anne davulcular nereye gidiyor?“

Dedi: “Halanı getirmeye gidiyorlar!“

Biz  Mezreköy’deydik.⁵ Gidip Aşkirek’ten (Aşkirege) getiriyorler. Davulcular gitti, bir iki saat geçti, geri gelmediler. Sonra baktım ki, sırtta göründüler. Hemedê Qemeri diyorlar, mısayıbımdır. Baktım ki o, gelinin (atını) önden çekiyor. Ben ağlamaya başladım, dedim ki: “Ey vah, ey vah…“ Çocuklar (gençler) bana soruyor: “Neden ağlıyorsun?“ diye.

Dedim ki: “Onlar gidip bana gelin getirmişler.“

Yavuklumun evine gittiklerinde, o, kaçıyor; gidip dalların arasına saklanıyor. Onlar gidip bulup getiriyorlar. Zorla gelin ediyorlar. O, daha küçücüktü, çelik çomak oynuyordu. O, Fadike türküsünü O’nun üzerine yaktım.

Ben gurbete gider, gezerdim. Ondan (amcam) öyle yaptı ki, yanında kalayım. Kardeşlerimi sünnet ettiler, benim düğünü de böylece aradan çıkardılar.

C.Taş: Peki, o zaman senin gönlün yokmuydu da ağladın?

A. Sarıgül: Hayır, hayır. Gönlüm vardı ama (nişanlım) daha çocuk yaşta idi. Ben, askerden döndükten sonra getirmeyi düşünüyordum. Hem ben artık yirmi yaşındaydım, o ise çocuktu.

C.Taş: Şimdiye kadar hala eşin olan o Fadik mi? Çocuklarının annesi?

A. Sarıgül: Evet, odur evde. 

C.Taş: Sen gerçekten yavuklun üzerine mi söyledin, yoksa başka birinde mi gönlün vardı?

A. Sarıgül: Düğünü yapınca, yavuklumun çocukluğunu unuttum. Sonra, aradan birkaç yıl geçti, bizim köyde bir kız vardı. Onun adı da Fadıke idi. 1986 yılında o kızı gelin ettiler, o da çocuk yaşta idi. O vakit, ona acıdım, benim yavuklum da çocukken gelin olmuştu. Ben de o zaman bu türküyü yaktım (uyarladım) ki, kızlar çocukken evlendirilmesin. İnsana ibret olsun. O yaşlarda, onların aklı kesmez ki aşk nedir, evlilik nedir?

Bir gün Pülümür’de bir eve misafir oldum. Akşam oturduk, rakı içtik, arkadaşları geldi, ev doldu. Tambur çaldık, türkü söyledik. Sabah oldu, ev sahibi kadın çay yapıp balkona getirdi, dedi: “Gel çay iç.“

Hem çay içiyoruz, hem de sohbet ediyoruz. Baktım ki kadın hiç konuşmuyor, suskun ve üzgün. Dedim ki: “Bacım, sen neden öyle suskunsun, neden konuşmuyorsun?“

Dedi: “Ne konuşayım?“ Dedim, “ iki dakika önce keyfin yerindeydi, şimdi ne oldu?“

Baktım ki, şekerin içine su damlıyor. Yağış da yok, yukarı bakıyor, balkon! Dikkatlice süzünce, gördüm ki, kadın ağlıyor, göz yaşları da şekerin içine damlıyor.

Meğer ki, kadın genç kızlığında bizim köydeki bir gence aşıkmış. Oğlanın babası, bu kızın babasının evine gidiyor. Gitmiş ki, bu kızı oğluna istesin. Gidip oturuyor. Soruyorlar:

“Neden geldin? Hayırdır!“ Diyor ki: “Ben hayırlı bir iş için geldim. Kızını, oğluma istemeye geldim.“ Kızın babası diyor ki: “Verilecek kızım yok! Hangi yoldan geldinse, o yoldan dön ve git!“

Kadın, öyle dile geldi, dedi ki: “Babam, o vakit bana sormadı ki, kızım, gönlün var mı, yok mu? Oğlana, böylece red cevabı verildi. Şimdi onbeş yıldır, başka biri ile evliyim ama gönülsüz. İşte, benim derdim budur. Bu yüzden ağlıyorum.“

Ben, -(bu olay üzerine) bir de onun üzerine yaktım. Gerçekten de aradan yirmi yıl geçti, ayrıldılar. Bu çocuklara günah değil mi? Neden, gönülsüz ve zoraki evlendirilsinler? Neden, istedikleri ile evlenemesinler?

C.Taş: Murat işi, günahtır, öyle değil mi?

A. Sarıgül: Evet, en büyük günahtır. Tanrı biliyor, ne kadar büyük günah olduğunu. Ben de bir kızı sevmiştim. Amcam dedi ki, sana isteyeceğim. Başka biri geldi, o kızı istedi. O, benim sevdiğm kız, gitti başkası ile evlendi. Hem onun, hem de benim için iyi olmadı. O gidince ben, bir tane de ona yaktım: “Hiç kimse benim Sultanıma benzemez.

Daha sonra, ben de gittim, inadına Fadike’yi istedim. Dedim ki, üç yıl kalsın, ben askere gider gelirim, kısmetse evlenirim, değilse de olmaz. Ama amcam gitti, erkenden getirdi. Daha çocuktu. Boyuna babasının evine giderdi, ben de gider, getirirdim. İstanbul’a gelene kadar. Dört tane çocuğumuz oldu.

C.Taş: Sen Şıhanlı (Şixan) Paşa’yı tanıyor musun?

A. Sarıgül: Belki görmüşüm ama hatırlamıyorum.

C.Taş: Peki Pardiyeli Hüseyin’i (Wuşênê Pardiye)?

A. Sarıgül: Duymuşum ama görmedim. Ancak Hüseyin Doğanay’ı gördüm. Bursa’ya geldi, orda bana misafir oldu.

C.Taş: Tanrı rahmet eylesin, Hüseyin Doğanay’a. Pardiyeli Hüseyin (Wuşênê Pardiye) ile Qemero Areyiz (Kamer Demir) de Bursa’dalar.

A. Sarıgül: Ben görmedim. Ama Nuray Canerik Krmızıköprü’ye (Pırdosur) geldi. Orada bizi (kasete veya filme) çekti ama hiç bir yerde çıkmadı (yayınlanmadı). O dedi ki: “Ben Kalan Plak ile konuşurum, sana haber veriririm.“

C.Taş: Biz öyle sanıyorduk ki, Zazaca ezgileri ilk defa plak veya kasete okuyan Hüseyin Doğanay’dır ama sen ondan önce plak çıkarmışsın. 

A. Sarıgül: Ben, ilk Zazaca plakı 1966’da çıkardım:

“Vore vora esto gılê kou, Çêu barkerdo şiyê duze waru.“

O yıllarda plakçılar Sirkeci Doğubank’da idiler. Ben, tamburumu alır, gider, onların kapısında çalardım.  “Oy Kibare“ türküsü de bana aittir. Önce Sezgin Coşkun, sonra Yılmaz Çelik söyledi:

 

Oy Kibare Kibare⁷  (s.23)

Wusar nao amo,

Sonime têde ware

Murodê ma kena,

Ez vaci ke Buyere

Ax Kibare Kibare,

Xebere mı dê ware

Maa to ke pêheşiyo,

Ma erzena ra dare

Yenê to wazenê,

Nêzon se keri

Nıfısa ma çina,

To bıremni beri

Ax Kibare Kibare,

Xebere mı dê ware

Maa to ke pêheşiyo,

Ma erzena ra dare

Va ke, “meşte bê, ez to de remenu“

Fecir nao kot cı, kes teber nêbeno

Ez vaci ke maa xo nêverdana bêro

M ke Heqi ra wasto, mırod nêcero

Perê mı çinê ke, ez qolınd bıderi

Malê mı çino ke, ez veyve bıkeri

*************

Xıdır Akgül, benden ‘Oy Fadike‘ ezgisini duydu, sonra dedi ki “benimdir.“

Enver Çelik ise, “Ax Dersimo“⁸ türküsünün havasını duydu (öğrendi) ve o makamdan söyledi.  Ancak, o türküyü ben 1994’de Aşkirek’de iken uyarladım. Köylüler göç ediyordu, köyler boşalmıştı. Bu durumu gören ben, üzülüp ağlamıştım. Efkarımdan bu ezgiyi dillendirmiştim:

Ax Dersimo, vax Dersimo

Dersim ewre ça murzıno

Dısmen ewre amo, koto ware

Warê ma dumano, mızo

Sarê xo wedare bao

No çı halo, çı dewrano

Şiyo diyarê Mazra Koyi

Nê bırao, nê cirano

Bêrê ma pia şime ware

Dısmeni bercime dere

Kes ma ra persê nêkeno

Mal ardo sano Kıpıre

Sarê xo wedare bao

No çı halo, çı dewrano

Şiyo diyarê na Baroşi

Nê bırao, nê cirano

Hêfê mı yeno na qonaği

Hostayi çinê ke vıraji

Rıjiyo, nêşkin ke vıraji

Şiyu zerrê bonê çêyi

Tekna thola, non tey çino

Sarê xo wedare bao

No çı halo, çı dewrano

Şiyu diyerê Tumv Puli

Nê bırao, nê cirano

Nonê çina xorê bori

Ax thoraq çino xorê gude keri

Şêr kon rewıke nêasena

Khoçıkê doyi xo ser de keri

Hêfê mı yeno, na dewa ma

Bar kerdo şiyê ciranê ma

Malê ma bêşüane wendo

Verg amo koto gorra ma

Vace, Hemedê mı vace

Derdê to ki zafo ma ra

Suzê ma çıko nêzonme

Surgun kenê dewa ma ra

Bar kenime dewa ma ra

*************

C.Taş: Sen yine de en çok bizim dilden türkü üret. İnanç üzerine, deyişler söyle. Çünkü, artık çok kişi Türkçe söylüyor. Ama dilimiz Zazaca’dan (Kırmancki) artık fazla kimse üretemiyor.

A. Sarıgül: İzmir’de Ali Ekber diye biri var. Benim sağdıcımın oğludur. Ezgilerimi en çok o dağıttı (dolaşıma soktu). Nereye gitse söylüyor, kasetlere okuyor. Ama, diyor ki:

“Bunlar benimdir.“ Demiyor ki, bunlar Ahmet Sarıgül’e aittir. O’nunkiler de var ama (söylediklerin) çoğu bana aittir. Kardeşim Hüseyin (Sarıgül) de türkü söylüyor (üretiyor).

C.Taş: Bu “Fadike“ ezgisini sen, çocuklarının annesi üzerine mı yaktın?

A. Sarıgül: Evet, evlendiğimizde… Ondan sonra bizim köyden bir kızı daha evlendirdiler. O da henüz çocuktu, hem onun adı da “Fadike“ idi. O ezgiyi, o zaman söyledim (uyarladım, ürettim). Dedim ki “neden küçük kız çocuklarının günahına giriyorlar? Bir ezgi uyarlıyayım, her kese ibret olsun!“ O küçük kızı götürdüklerinde, eşimin çocukluğunu hatırladım, acıdım.

C.Taş: Peki şimdi kaç çocuğun var?

A. Sarıgül: İki kız, iki oğlum var.

C.Taş: Allah keder vermesin, adları nedir?

A. Sarıgül: Allah razı olsun! Erkekler Abdullah ve Süleyman, kızlar ise Necla ile Leyla’dır.

C.Taş: Çocuklardan kim evli? Torunlar var mı?

A. Sarıgül: Yalnız Leyla bekardır, öbürleri evlidir. Beş torunum var. Üçü kızımdan, ikisi de oğlumdan.

C.Taş: Allah bağışlasın.

A. Sarıgül: Allah sizinkileri de, size bağışlasın.

C.Taş: Son sözün nedir…?

A. Sarıgül: Çok sağol.

C.Taş: Sen de sağol Ahmet Amca. Allah gölgeni üzerimizde eksik etmesin. Hayırlı ömürler.

Ahmet Sarıgül oğlu Süleyman ile

…………

Notlar: 

 

 

¹. (C.Taş, Samsun, Termal’de Bolas köy şeklinde kaydetmiş. Ancak, röportajın ilerleyen bölümünde A.Sarıgül, Terme adını telaffuz ediyor. Sanıyorum Terme yerine Termal şeklinde bir yanlış yazım hatası var. Bolas adlı köye ait bilgilere ise ulaşamadım. Ancak, Samsun da Balaç ve Ladik de Bolat adlı benzer isimli köyler var.

 

http://tr.wikipedia.org/wiki/Bolat,_Ladik

http://tr.wikipedia.org/wiki/Bala%C3%A7,_Samsun

http://v2.cache4.c.bigcache.googleapis.com/static.panoramio.com/photos/original/43284114.jpg?redirect_counter=2   

  

². Ahmet Sarıgül’e göre “Oy Meleme” ezgisi konusunda durum şöyledir:

Ezgi, 1965 yılında Aşık Daimi tarafından plak yapılmış ve söz-müziğin Ahmet Sarıgül’e ait olduğu belirtilmiştir. Daha sonraları ise Hasan Sağlam tarafından seslendirilmiştir.

A. Daimi ve H.Sağlam’ın okuduğu varyantlara ulaşamadım. Ozan Rençber ise, bir röportajında Aşık Daimi’nin ‘Oy Melemi’ eserinin kendisini çok etkilediğini ve daha sonraki yıllarda albümlerinde yer verdiğni belirtir, (http://ozanrencber.blogcu.com/ ). Ancak, ezginin Ozan Rençber tarafından okunan varyantı Zazaca’dır. Oysa yukarıda aktarıldığı varyantta da görüldüğü gibi A.Sarıgül, ‘Ben, Zazaca (Kırmancki) ve Türkçe (Tırki) karışık okumuştum. Rahmetli Aşık Daimi o ezgiyi değiştirdi‘ demektedir. Demek ki, Ozan Rençber, ezginin tümünü Zazaca okumakla aslında katkıda bulunmuş oluyor. Ama onun da yanıldığı nokta, ezginin Aşık Daimi’ye değil aslında Ahmet Sarıgül’e ait olmasıdır. Umarım, bu yazı düzeltme için bir vesile olur.

Ozan Rençber’in albümünün yayınlanma tarihine ve okuduğu ezginin yazılı sözlerine ulaşamadım. Ancak, müziğnden yaptığım çözümlemesi (olası küçük farklılıklarla yaklaşık olarak) şöyledir: 

 

Oy Meleme

 

Oy Melemi, Melemi

Çımi şiay buri qelemê

Ez büne meftunê to (Ez biyü/ne meftunê to)

Büne dısmenê alemi (Biyu/biyüne dısmenê alemi)

Çênê to çı kıvara

Royê mı guret mı ra

 Ez bızon ke mırenu,

Vırare fin vılê to ra.

Melem, Melem bê nata

To na zerra mı pota

Çor roji na dinawa

Haqi ma rê rınde vata.

 

Melem to çı kıvara

Royê mı guret mı ra

Ez bızan ke mırenu,

Vırare fin vılê to ra.

Melem, Melem bê çê ma

Ez heyranê çê sıma

Zerra to keşi mekuyo,

Mı to kerda xo çıma (Mı to kerda xo çım ra)

 

Çênê to çı kıvara

Royê mı guret mı ra

Ez bızan ki mırenu,

Vırare fin vılê to ra.

 

*************

Ozan Rençber – Oy Meleme: 

http://www.youtube.com/watch?v=bVObfpaogE0

 “Oy Meleme” ezgisinin bir varyantı da Yılmaz Çelik’in “Biya Duri” (2008) albümünde yer almaktadır.  

Yılmaz Çelik – Oy Meleme: http://www.youtube.com/watch?v=oFawl4Q5p3M 

 

Oy Meleme, Meleme

Çımi şiay buri qelemê

Ez büne meftunê to   (Ez biyü/ne meftunê to)

Büne dısmenê alemi  (Biyu/biyüne dısmenê alemi)

 

Çênê to çı kivara

Royê mı guret mı ra

Ez bızon ke mırenu,

Vırare finu vılê to ra

Melem, Melem bê çê ma

Ez heyranê çê sıma

Zerra to keşi mekuyo

Mı to kerda xo çıma (Mı to kerda xo çım ra)

Çênê to çı kivara

Royê mı guret mı ra

Ez bızon ke mırenu

Vırare fino vılê to ra. 

Bê Melemam bê nata

To na zerra mı pota

Destê xo destê mı ke

Heqi ma rê rınde vata

 

Çênê to çı kivara

Royê mı guret mı ra

Ez bızon ke mırenu,

Vırare finu vılê to ra.

 

*************

CD’nin internetteki tanıtımında şunlar yazılı:

 “Oy Meleme Vatoğ: Aşık Daimi Areker: Hawar Tornecengi Varyant: Rençber (Çekuya Peyene)”

Tekrarlarsak, eser A. Sarıgül’e aittir. A.Daimi, bunu türkçeleştirerek bir varyantını okumuştur. Daha sonraki yıllarda Ozan Rençber tarafından tümüyle Zazaca okunmuştur. Yılmaz Çelik’in “çekuya peyene“ dediği ama aslında tümünü küçük farklılıklarla okuduğu ezginin yazılı ‘kayıtçı’sının Hawar Tornêcengi olduğunu öğreniyoruz. Bu eserin kime ait olduğunu bilmediği anlaşılan ‘Areker’ H. Tornêcengi, bundan böyle yakın köylüsü Ahmet Sarıgül’ü gönül rahatlığıyla kaynak olarak gösterebilir.

³. Cemal Taş’ın yaptığı röportajda “Ela Gözünü Sevdiğim Dilber” şeklinde yazılmıştır. Ancak, kayıtlara “Ela Gözlerini Sevdiğim Dilber” şeklinde geçmiştir. Aşağıda bu kayıtlardan üç varyantı sunuyorum.  

 

Ela Gözlerini Sevdiğim Dilber-1

 

Ela Gözlerini Sevdiğim Dilber

Ela gözlerini sevdiğim dilber

Cihana saldırdı gözlerin beni

Bu dertten bu sinem çürüyüp gider

Hasrete yandırdı gözlerin beni

 

Ben sana hayranım çekerim cefa

Sular gibi aksam çay olsam daha

Gel sevdiğim senle edelim veda

Hasrete yandırdı gözlerin beni 

 

Yöre: Tercan-Erzincan

Söyleyen : Davut Sulari

Notalayan: Muzaffer Sarısözen

http://www.favorinet.net/yerli-sarki-sozleri/387405-muzaffer-sarisozen-ela-gozlerini-sevdigim-dilber.html 

 

Yavuz Bingöl:

 http://www.youtube.com/watch?v=Ry0N3zVCZiY

 

 *************

 

 

Ela Gözlerini Sevdiğim Dilber-2   

 

Ela gözlerini sevdiğim Dilber
Göster cemalini görmmeye geldim
Buselerin derde derman dediler
Gerçek mi sevdiğim sormaya geldim

Senin aşıkların gülmez dediler
Ağlayıp yaşını silmez dediler
Seni seven yiğit ölmez dediler
Gerçeek mi cananım sormaya geldim

Sarıgülü’m elden ele Gezerim
Ela gözlü yari candan severim
Dediler o güzel sararıp solmuş
Hak nasip ederse görmeye geldim

Yöre: Tunceli – Pülümür

Kaynak: Ahmet Sarıgül

Notalayan: Mustafa Hoşsu

Notaları: http://www.turkuyurdu.com/turku-notalari/geldim-ela-gozlerini-sevdigim-13583.htm

 

*************
Elâ Gözlerini Sevdiğim Dilber –3

Elâ gözlerini sevdiğim dilber
Göster cemalini görmeye geldim
Şeftalini derde derman dediler
Gerçek mi sevdiğim sormaya geldim

Gündüz hayallerim, gece düşlerim
Uyandıkça ağlamaya başlarım
Sevdiğim, üstünde uçan kuşların
Tutup kanatlarından kırmaya geldim

Senin aşıkların gülmez dediler
Ağlayıp yaşını silmez dediler,
Seni biraz saran ölmez dediler
Gerçek mi sevdiğim sormağa geldim

Mail oldum senin ince beline
Canim kurban olsun tatlı diline
Aşık olup senin hüsnü bağına
Kırmızı gülleri dermeye geldim

Karacaoğlan der ki gönül doğrusu
Gökte melek, yerde huma yavrusu
Ben sana söyledim, sözün doğrusu
Soyunup koynuna girmeğe geldim

Kaynak: Karacaoğlan

Söyleyen : Anonim

 http://www.yeniforumuz.biz/showthread.php?1771331-Elâ-Gözlerini-Sevdiğim-Dilber-Anonim

Ahmet Sarıgül,  1962 yılında bu ezgiyi İzmir radyosunda okuduğunu ve daha sonra ise Bedia Akartürk’ün de seslendirdiğini belirtiyor.

 

Türkünün izini sürerken şu değerlendirme ile karşılaştım:

 

“TRT repertuvarında bu haliyle yer alan türkünün aslı Karacaoğlan’a aittir ve kaynağındaki halinden bir hayli yıpratılmıştır. 19.04.1964 tarihinde Mustafa Hoşsu tarafından derlenmiştir. Rep. No. 70”. 

http://www.turkudostlari.org/13583/Ahmet-Sarigul/Geldim-(Ela-Gozlerini-Sevdigim)-sozleri.html

Diğer bir varyantının A.Sarıgül’den önce Davut Sulari tarafından seslendirildiği ve Muzaffer Sarısözen tarafından notaya alındığı “Rep.No: 0147” de kayıtlıdır.

 

Gerçekten bu türkünün bir çok varyantının olduğu ama aslının 17.yy şairlerinden Karacaoğlan (1606-1679) tarafından yazıldığı anlaşılmaktadır. Ayrıca bu ezgi Neşet Ertaş, Yavuz Bingöl gibi daha bir çok ünlü sanatçı tarafından seslendirildiği gibi farklı varyantları da farklı kişiler tarafından notaya alınmıştır. İşte o detaylara ait bazı bilgiler:

 

 

  ELA GÖZLERİNİ SEVDİĞİM DİLBER TUNCELİ/Pülümür Ahmet Sarıgöl Mustafa Hoşsu Mustafa Hoşsu
  ELA GÖZLERİNİ SEVDİĞİM DİLBER ERZİNCAN/Tercan Aşık Davut Sulari Muzaffer Sarısözen Muzaffer Sarısözen
  ELA GÖZLERİNİ SEVDİĞİM DİLBER ANKARA/Çubuk/Karaköy Burhan Gökalp Burhan Gökalp İsmet Akyol
  ELA GÖZLERİNİ SEVDİĞİM DİLBER MALATYA Kemal Çığrık Ahmet Sezgin Ahmet Sezgin
           

 

http://dc281.4shared.com/img/Mwv902dT/preview.html

 

http://www.trtnotaarsivi.com/arsiv/thm/thm_arsiv.pdf 

 

. Ahmet Sarıgül’ün belirttiğine göre “Vore Vora“ türküsü plak olarak ilk defa 1966’da seslendirilmiştir.  (“En sıfte mı Zazaki plake 1966 de vete“s.23).

 

Bu ezginin bir versiyonu Kadri Karagöz tarafından seslendirilmiştir. 1991 yılında çıkarılan“Yüzyıllık Dersim Türküleri“ isimli kasette ‘Vore Vora‘ adıyla yer alan ezginin söz ve müziğinin “anonim“ olduğu belirtilmiştir.

 

Kadri Karagöz, Yüzyıllık Dersim Türküleri-1991, Söz-Müzik: Halk Türküsü (anonim)

 

Kadri Karagöz: 

 http://www.youtube.com/watch?v=I4mB1rHfy5w&feature=related 

 

Bazı kelimeleri net anlaşılmayan ezginin K.Karagöz tarafından söylenen versiyonu:

 

Vanê vore vora, eşto gılê kou

Çêwu barkerdo amê na dewu

La law to ke sona pêyê dugelu

Comerd Xoli to ma rê vezo biyaro.

Vanê vore vora, vora khanê sero

To jü mordema na xanu sero

Ez mınete ken mordemê jê to

Comerd Xoli binê perrê xo sano

Vanê vorê menda, vora na kou

 

Wusar nao yeno, çeyi sonê waru

La law endi waxtê a roze amo

Mılet mı rê xevera ka to biyaro

 

*************

Bu ezginin bir versiyonu da Metin-Kemal Kahraman tarafından seslendirilmiştir. 2000 tarihli “Sürela“ adlı albümde yer alan ezginin kaynağı (çıme) Hawar Tornêcengi olarak gösterilmiş, söz ve müziğinin (Kılam& Qeyde) ise eski (khan) yani anonim olduğu belirtilmiştir. Ancak, A. Sarıgül’ün verdiği bilgilerden sonra, artık bu durum değişmektedir. Bundan böyle ezginin kaynağı olarak A. Sarıgül’ü zikretmek gerekiyor. Bu versiyondaki sözler şöyledir:

 

Vanê vore vora esto gilê kou

Yarê mı sıleciyo, sono duwelu

La lao, tı ke şiya peyê duwelu

Comerd Xoli to ma rê vezo, biyaro

 

Vanê vore vora … vora khanê sero

Tı jü mordema, na xanu sero

Tiji biya şiren waranê ma serro

Gul u sosini biyê tê ra, ağwe kota daru

 La lao herey mekuye, waxtê vıra ra.

 

*************

Kılam& Qeyde: Khan

Çıme: Hawar Tornêcengi

 Aranje: Metin u Kemal Kahraman

Sürela – 2000

Vanê Vore Vora – Metin Kemal Kahraman:

http://www.we7.com/#/song/Metin-Kemal-Kahraman/Vane-Vore-Vora

http://www.youtube.com/watch?v=C1vaUZqpx0w&feature=player_embedded 

 

. Mazra Koyi: Eski kayıtlarda Türkçesi ‘Mezreköy‘ olup ‘dağ mezrası‘ anlamına gelir. Pülümür Kırmızıköprüye bağlıdır. Bugünkü Türkçe adı Sarıgül’dür. (İlginç olan, köydekilerin çoğunun soyadı da Sarıgül; köye bu adın verilmesinin 1980 sonrasına rastladığı sanılıyor). Aşkirek ise, Zazacası Aşkirege (Askirege) olan bugünkü Kocatepe köyüdür; Pülümür, Kırmızıköprü bölgesindedir.  

 

. Fadike türküsünün sözlerindeki farklılıklara rağmen, müziğinin  aynı olduğu görülmektedir. A. Sarıgül’ün, kendisine ait olduğunu belirttiği ezginin bir versiyonunun, Hıdır Akgül tarafından seslendirildiği ve sahiplendiği anlaşılmaktadır. H. Akgül’ün kasetine ulaşamadım, ancak Yılmaz Çelik’in seslendirdiği versiyonda önce Hıdır’ın, sonra da Yılmaz’ın  adı geçmektedir. Diğer sanatçıların seslendirdiği versiyonlarda  da “söz-müzik“ Hıdır Akgül’e ait gösterilmiştir. Bu demektir ki ezgi, daha çok Hıdır Akgül adı ile tanınmaktadır.

Ancak, Ahmet Sarıgül’ün sözleri çok nettir. Hıdır Akgül’ün eserini ‘sahiplendiğini” belirtiyor. H.Tornêcengi de, A.Sarıgül’in bir yakını olduğu anlaşılan Seydali Sarıgül’e dayandırdırdığı bir çalışmasında eserin Ahmet amcaya ait olduğunu belirtiyor. İşte, A. Sarıgül’ün versiyonu:

 

AX FADIKE


Çarsefe* esta xo ser
Werte de beli nêbena
Mı sêrkerd Fadıka mı
Hurdi hurdi bervena.

Ax Fadıke Fadıke
Newe biya veyvıke
Waştiyê xo dustra niyo
Guneka na çêneke.

Nêzonu çayê bervena
Ez vaji zera xo çina,
Guna naye vemekuyê
Rozê sımara pers bena.

Ax Fadıke Fadıke
Payizi biya veyvıke
Waştiyê xo dustra niyo
Hêfê na çêneke.

Sonde hewnê xo nino
Vana maya mı bêro
Maa xo ke amê-vana
Ez çêna xo teyi benu

Ax Fadıke Fadıke
Newe biya veyvıke
Waştiyê xo dustra niyo
Guneka na çêneke.

Zewez çıko nêzona
Domanu de kaykena
Cira ke qeseyê vanê
Nisena ro bervena.

Ax Fadıke Fadıke
Payiz biya veyvıke
Waştiyê xo dustra niyo
Guneka na çêneke

Vaze Hemedê mı vaze
Neqedinê derdê mı
Sarê xo cênu sonu
Nêverdano piyê mı.

Ax Fadıke Fadıke
Payiz biya veyvıke
Waştiyê xo dustra niyo
Guneka na çêneke.

 

*************
_________________________
Qese u qeyde: Ahmet Sarıgül
Vatoğ: Cafer Kaplan
Het: Pilemoriye (Askirege-Mazra Koyi, 1959)
Arêker: Hawar Tornêcengi

Çıme: Seydali Sarıgül (suka Mannheim-Almanya)

http://www.facebook.com/group.php?gid=37976388996#!/topic.php?uid=37976388996&topic=15289

 

*Çarsefe: Kastedilen çarşaftır. Ancak, birincisi “Çarsefe” şeklinde yazılışı doğru değildir. Çünkü Zazaca’da ‘Çarsef’ olarak telaffuz edilen kelime, erildir. Bu durumda “Çarsefe” değil ama Çarsefê (bir çarşaf) şeklinde söylenmesi gerekir ki, o zaman da cümle “Çarsefê esto xo ser” olur. İkincisi, Dersim’de baş örtüsü olarak Çarşaf kullanılmaz, eskiden de kullanılmıyordu. Çarşafı kullananlar, yanlış bir şekilde Laz olarak bilinen ama aslında Türkçe bir şive konuşan, Karadeniz’den getirilip bölgenin, Ermenilerden kalan verimli topraklarına yerleştirilen göçmenlerin kadınlarıdır. Bunlar siyah ve genellikle de kahverengi örtü giyerlerdi. Erzincan’ın Üzümlü, Tercan, Çayırlı ilçelerine bağlı Türk köylerinde kadınlar hala bu örtüleri giymektedirler. Alevi Zaza kadınları ve özellikle de berbi (berbiye) olanlar ise düğünlerde, çarşaf değil ama ‘hêrame’ denilen örtüyü kullanırlardı. Bu da genellikle siyah renkliydi. Genelde kullanılan baş örtüsü ise Leçege (leçek) idi ki, Hıdır Akgül’in versiyonunda geçiyor. Ayrıca tülbende (tülbent), vala  gibi baş örtüleri de kullanılırdı. Zazaca’da bunların hepsine “Çitıke” deniyordu ki, bu da başörtüsü (çit) anlamına geliyor.

Oy Fadike Fadike

(Hıdır Akgül’ün versiyonu: Seslendiren: Y.Çelik)

 

Zewez çıko nêzana 

Domanan de kaykena

Jüye xeberê vazo

Nisena ro berbena  

Oy Fadikê Fadikê

Ewro biya veyvıke

Waştiyê xo dust ra niyo 

Guneka na çêneke

Leçega eşta sere

Wertê de bêli bena

Mua xo ke vana

 Ez çêna tey benu

 

Oy Fadikê Fadikê

Ewro biya veyvıke

Waştiyê xo dust ra niyo 

Guneka na veyvıke

 

Vaze Xıdırım vaze

Dina to rê nêmana (Dina to rê nêmanena)

Vaze Yılmazım vaze

Dina to rê nêmana  (Dina to rê nêmanena)

Guna na çêneke

Rocê ma ra pers bena.

 

Oy Fadikê Fadikê

Ewro biya veyvıke

Waştiyê xo dust ra niyo 

Guneka na çêneke

 

Yılmaz Çelik:

http://www.youtube.com/watch?v=eo0A_VpWB0k

 

Nilüfer Akbal:

 http://www.youtube.com/watch?v=Nlz1-Albrro

 

Selda Bağcan:

http://www.youtube.com/watch?v=mBLF_eGTP9c

 

Halil Gümüş:

http://www.youtube.com/watch?v=2WcVvNErZxQ

 

Rıza Akkoç:

http://www.youtube.com/watch?v=DkXAE4U_zWs

 

Gulistan Perwer:

http://www.youtube.com/watch?v=8uLdl5wRCQM&feature=related

 

Kardeş Türküler:

http://www.youtube.com/watch?v=viVxvi60Vcc&feature=player_embedded

 

İzzet Altınmeşe – (Türkçe):

http://www.youtube.com/watch?v=TQxpu5p40Bc&feature=related

 

. Oy Kibare Kibare

 

İhsan Güleç’in seslendirdiği ezginin müziğinin, Hasret Gültekin tarafından yapıldığı belirtilmektedir. İhsan Güleç’in seslendirdiği ezginin sözleri biraz farklıdır ama Ahmet Sarıgül’ün ezgisinin bir versiyonu olduğuna kuşku bırakmıyor.   

 

Oy Kibare Kibare,

Mı va sande bê ware

Maa to heşina pê

Ma ğuncena na dare

Piyê to heşino pê

Ma ğunceno na dare

 

Verê banê piyê to

Kibar dara tenge

Ewre mıno tüya*

Şime serê mereke

 

Oy Kibare Kibare,

Warasen de bê ware

Maa to heşina pê

Ma ğuncena na dare

Piyê to heşino pê

Ma ğunceno na dare

 

*************

 

İhsan Güleç, Oy Kibare:  

http://www.youtube.com/watch?v=CtGf0uQT95k

 

Ezginin sözlerini, İnternetteki müzikten çözmeye çalıştım.

 

 

*“Ewre mıno tüya“ şeklindeki bir telaffuz yanlıştır. Doğrusu, “ewre ez ve to ra“ olabilir.

 

⁸. Enver Çelik’in seslendirdiği “Ax Dersimo“ türküsünün sözleri aşağıdadır. Ahmet Sarıgül’ün ezgisi ile karşılaştırıldığında epeyce farklı gözüküyorlar. Ama herhelde bir esinlenme söz konusudur. A.Sarıgül’ün ezgisinin müziğini duymadım. Öyle anlaşılıyor ki A.Sarıgül türküsünün havasının (makamı) ç/alındığını kastediyor.

 

 

Ax Dersimo

 

Kaynak: Bydigi Forum http://www.bydigi.net/siirler/26987-ax-dersimo.html#post210227

 

Sanma ki seni unuttum
Senin için adak tuttum
Karın yağmurun bulutun
Özlemimsin Munzur suyu

 

Ax Dersimo, wax Dersimo
Çhemê Munzur zaf hersıno
Mılletê ma surgın kerdê
Dewran dewranê kutıkano
Dewran dewranê kelpono

 

Dertlisin, bağrı yanıksın
Sen tarihin tanığısın
Gelemem çok uzaktasın
İsyanımsın Munzur suyu

 

Ax Dersimo, wax Dersimo
Çhemê Munzur zaf hersıno
Mılletê ma surgın kerdê
Dewran dewranê kutıkano

 

Dewran dewranê zalımano

 

http://www.youtube.com/watch?v=eC5jpv0bL8g

 

http://www.facebook.com/video/video.php?v=116052688470331&oid=167873859902241&comments

 

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Seçim Analizleri

Haziran 21, 2011 at 11:50 pm (Aktüel_Güncel)

 

 

Seçim Analizleri

2011 Seçim sonuçları açıklandı. Manzara aynı. Değişen fazla bir şey yok. Aslında böyle olacağı veya gideceği önceden de az çok belliydi.

AKP

AKP gücünü korudu, oyunu artırdı. Tek parti olarak iktidarını sürdürecek gücünü korudu. Oy oranı %50 (%49.9). Küçümsenemeyecek bir oran.

AKP bundan sonra nasıl devam edecek? Demokratikleşme konusunda hangi adımları atacak veya adım atacak mı? Kendini dayatan, acil çözüm bekleyen iki önemli sorun var. Biri demokratik bir anayasa, diğeri de Kürt sorunudur. Aslında ikisi de birbirine bağlı ve ikisi de demokratikleşmenin birer unsurları. Bunlarla beraber öteki sorunların da çözümünün yolu açılacak.

AKP her iki konuda da pek istekli görünmüyor. Bütün hayali, anayasayı; bir AKP anayasasını tek başına hazırlayacak bir çoğunluğa erişmekti. Ama bu gerçekleşmedi. Peki, bundan vaz mı geçecek? Sanmıyorum. Ancak, hazırlanacak bir yeni anayasa ne kadar katılımcı olacak veya demokratik olacak mı? Bu meçhul. Ancak her halükarda bir AKP anayasasından farklı olacak. Sonuç olarak denebilir ki, demokratikleşmenin zeminini oluşturacak olan yeni bir anayasa çalışması sürecek. Ama bunun yapısı, niteliği gibi sorunlar tartışılmaya devam edecek. Öte yandan yeni bir anayasanın yapılamaması AKP’nin sonu veya en azından iktidardan düşmesini getirebilir.

Kürt sorununda AKP ‘açılım’a devam edecek mi? Kürt sorununda AKP’nin foyası, son dönemde iyice ortaya çıktı. Özellikle “Habur Girişini” iyi yönetemeyen AKP, adım adım söylemini de değiştirdi. Ve ‘demokratik açılım’dan “milli birlik ve beraberlik” projesine; oradan da “Kürt sorunu yoktur” noktasına geldi. Denebilir ki AKP, Kürt sorununu çözebilecek zihniyete ve vizyona sahip değldir. En başta da samimi değildir. Uzlaşı ile ne kadar yol alınacaktır? Bu da meçhuldur.

CHP

CHP %26 (%25.9) oy oranı ile hem oyunu artırdı, hem de milletvekili sayısını. Ancak iktidar için alternatif oluşturamadığını da ispat etmiş oldu. Ayrıca bunu ‘başarı’ olarak değerlendirmek de pek mümkün değil. Eğer başarı bu ise, CHP’nin iktidar diye bir sorunu yok demektir. Kanaatimce, CHP için %40 altındaki her türlü sonuç aslında bir başarısızlıktır. Başarı durumu Türkiye genelindeki oy oranı ile ölçülebilir ve bu da görülüyor. Ancak, benim esas olarak üzerinde durmak istediğim nokta CHP’nin yeni durumunun değerlendirilmesidir.

K.Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçilmesiyle beraber oluşan söylemde bir ‘Yeni CHP’ vurgusu var. Ve bu Yeni CHP söyleminde eskiye göre bazı yeni veya farklı söylemler var. Mesela Kürt sorununda daha ılımlı bir söylem, demokratikleşme konusunda daha demokrat bir yaklaşım seziliyor. Ancak bunlar oldukça ürkek ve oldukça belirsiz söylemlerdir. Yani bunlar güvenilecek söylemler değildir.

Her şeyden önce, CHP eğer demokrasiyi getirmeye aday ise, öncelikle kendisinin demokratikleşmesi gerekir. Bunun için de öncelikle partinin programından ve tüzüğünden başlaması gerekir. CHP’nin programı eski program, tüzüğü eski tüzük. Parti organları, bu program ve tüzük doğrultusunda hareket etmek zorundadırlar. Bu anlamda sadece vitrinin değişmesiyle partide demokratikleşme sağlanamaz. Nitekim, yeni yönetimdeki uzlaşma ve milletvekili profiline bakıldığında bu durum çok açık görülmektedir. Bir yandan Süheyl Batum, Emrehan Halıcı, Osman Korutürk gibi sağ unsurlar, öte yandan Sezgin Tanrıkulu gibi ürkek demokratlar ile bu parti nasıl demokratikleşecek? Bir yandan Oktay Ekşi, Sinan Aygün gibi milliyetçi, ırkçı, şöven unsurlar, diğer yandan Hüseyin Aygün gibi bunlarla yanyana durması bile acayip kaçan demokrat adaylar ile hangi ortak noktalarda buluşulacak? Ayrıca CHP’nin ve yeni yönetimin Ergenekon’a bakışı da problemlidir. Partinin yakında çatırdayacağı görülecektir.

İkincisi, Yeni CHP’nin Türkiye için projeleri yoktur veya en azından belirsizdir, söylemlerden ibarettir. Denebilir ki K.Kılıçdaroğlu ve ekibinin projelerini hazırlayabilmesine zamanı yetmedi. Evet, o zaman öncelikle K.Kılıçdaroğlu’nun seçim sürecinde dile getirdiği söylemlerinin projelendirilmesi gerekiyor. Yani demokratik bir Anayasa sunusu, seçim barajı, siyasi partiler ve parti içi demokrasi sorunu, başta Kürt sorunu olmak üzere etnik, dinsel ve kültürel azınlıklar sorunu, ana dilde eğitim ve yayın hakkı, vs, vs sorunlarda demokratik bir yaklaşım sergileyebilecek mi? Bunlar gerçekte demokratik bir temelde ele alınır da partiye kabul ettirilir ve bu doğrultuda yeni bir yapılanmaya giderek parti program ve tüzüğü değiştirilebilinirse, Yeni CHP’nin, farklı bir CHP olması mümkün olabilir. Ama bu deveye hendek atlatmak kadar zor görünüyor.

CHP’nin demokratikleşmesi, belki imkansız değildir ama çok zordur. Dolayısı ile böyle bir partinin demoktikleşebileceği varsayımı ile bu partide çalışmak, akıntıya karşı kürek çekmek ve boşa vakit harcamaktır.  

MHP

MHP durumunu korudu. %13 (12.9). Türk milliyetçi ve faşist odakları, güçlü bir demokratik dalga ile dağıtılmadıkça güçlerini koruyacaktır.

BDP, Kürt muhalefeti ile Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloku

BDP önderliğindeki bağımsız adaylar bloku büyük oranda hedefine ulaştı. Dersim’de ise sadece yanlış aday seçiminden değil, aynı zamanda Dersimlilerin özgünlüğünü dikkate almayan yanlış politikalardan ötürü kaybetti. Ağrı’da da bir hesap hatası yaptıkları anlaşılıyor. Ama asıl önemli olan gerçekte bağımsız, demokratik ve özgür bir bloğun olmamasıdır.

Evet, adları güzel. “Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu” ama gerçekte BDP merkezli ve A.Öcalan vesayetli bir blok. Bloğun bazı olumlu yanları olsa da –Süryani aday, Şerafettin Elçi’ye yer verilmesi gibi- aslında vesayet altında olmasından ötürü fazla bir şey yapamaz. Türkiye solu, kendi başına bir güç olamadan BDP’ye koltuk değneği olmuştur. Dolayısı ile BDP de diyecek ki, siz benim sayemde meclise girdiniz, söyleyeceklerimi yapmak zorundasınız. Tabii bu söyleyeceklerinin başında da Apo’nun muhatap alınması, koşullarının iyileştirilmesi, vs demokratikleşme ve Kürt sorunun özünden uzak meselelerle dayatmalarda bulunulacak ve yeni gerginliklerle çözümsüzlük üretilecektir. Çatı partisi gibi söylemler lafta kalacak, gerçek demokratik bir blok veya cephe oluşamayacaktır. Demokrat olmayan güçlerin, demokratik bir cephe oluşturmaları zaten hayaldir.

Aleviler

Alevilerin esamesi bile okunmadı. Turgut Öker ve ekibinin yanlış ata oynadıkları anlaşıldı. Demek ki, politika ile inancı birbirine karıştırmamak gerekiyor. Evdeki hesap çarşıya uymamıştır. Keza başta eski ABF başkanı Ali Balkız olmak üzere Alevilik alanında çalışma yapan adaylar CHP’de listelere bile alınmayarak dıştalanmışlardı.

Zazalar ve Dersimliler

 Sünni Zazalar

Bu seçimde, kendisi için güç olamayan kesimlerden biri de Sünni Zazalar oldu. Hoş, daha önce de oldukları yoktu. Bingöl, Elazığ, Diyarbakır gibi Zaza yoğunluklu illerde milletvekilleri AKP, BDP ve MHP arasında bölüşüldü. Dolayısı ile Zazalarda ulusal bilincin oluşmadığı, kendileri için, kendi adlarına politika yapacak bilince erişmemiş oldukları net bir şekilde görülmektedir.  

Alevi Zazalar ve Dersimliler

Dersimlilerin, ulusal bilinçten ve örgütlülükten yoksun oldukları çok net görüldü. Dersimliler, Dersim’e yabancı Türk ve Kürt güçleri arasında bölünmüş olarak seçimlere girdiler. Kendi gündemleri yoktu, dayatılan gündemler doğrultusunda figüranlık yaptılar. Doğrusu, pek de kimseye yarandıkları söylenemez. Bu, bir çırpınış, bir tükeniştir. Yapılan şey, denize düşenin yılana sarılmasına benzetilebilir. Bazıları bu durumu ‘Stokholm Sendromu’na benzetiyorlar. Aslında bu, bir yönü ile doğru bir tespittir. Gönüllülük temelinde olmasa da, kerhen de olsa, sonuç değişmez. Belki de bu durumu ‘çaresizlik’ olarak nitelemek daha doğru olacaktır.

Peki, bu çaresizliğin nedeni nedir? Sanıyorum, en önemlisi Dersimlinin neden bir çaresizliğe mahküm olduğu, neden boyun eğdiğinin teşhis edilmesinden ve sonra da varsa çaresinden ya da tedavi yönteminden bahsetmek olacaktır. Çünkü, doğru teşhis, tedavinin yarısı demektir. Ama sadece doğru teşhis de yetmez, aynı şekilde doğru tedavi yöntemlerinin uygulanması da şarttır.

Dersim toplumunun dinamikleri tahrip edilmiştir, dağıtılmıştır. Dersim, toplum olarak artık kendini yeniden üretememektedir. Kendini yeniden üretemeyen toplum, doğal olarak da kendini geliştirememektedir. Bu sürece 38 ile girdi ve bir daha da toparlanamadı. Sürekli kan kaybetmektedir ve bir daha toparlanması da mücizelere bağlı gibi bir şey. 1937-38 Dersim için bir milattır. 38 kırımından sonra Dersim, artık işgalci güçlerin yörüngesine girmiştir. Zaten, daha önce de bilinçli olmayan toplum, bu kırılma noktasından itibaren, ileri gelen aşiret liderleri vasıtasıyla, sömürgeci güçlerin arka bahçesi haline gelmiştir.

Sonraki süreç biliniyor. Yaşanan adım adım dağılma ve çözülme sürecidir. 1970’lerde solun, 1980’lerden sonra Kürt ulusal hareketinin Dersim’e girmesi de, Dersimli’nin kaderinde olumlu bir oynamamıştır. Tersine, yaşanan ya da dayatılan şiddet ortamı, kalan potansiyelin de tasfiyesine neden olmuştur. Yaşanan aydınlanma Dersimi, Dersim toplumunun gidişatını olumlu yönde değiştirememiştir. Çünkü, uygulanan politikalar Dersim’in özgünlüğünü, Dersim’in sorunlarını dikkate alan politikalar değildir. Tersine Dersim’e yabancı, Dersim’in aleyhine işleyen politikalar olmuştur. Bu tespitte geçerli olan iyi niyet veya kasıttan öte, var olan ya da gelinen sonuç belirleyicidir. Yani hata yapılmış, hatalı politikalar izlenmiş ve sonucun olumsuz olmasına zemin sunulmuştur.

Son yıllarda ve özellikle 1994 yılında geriye kalan köylerimizin yakılıp yıkılması, Dersimli bazı aydın ve yurtseverlerleri Dersim özgüllü düşünmeye itmiş ve bazı çalışmaların yapılmasına neden olmuştur. Ancak, Dersim’e dönük bu politikalar başarıya ulaşamadı. Bunun esas nedeni de, Dersim’de ve Türkiye metropollerinde bu çalışmaları yürütebilecek dinamiklerin olmaması veya yaratılamamasıdır. Yapılan çalışmalar, diaspora ile sınırlı kaldı ve zamanla etkisini kaybederek zayıfladı.

Peki, ne yapılmalıydı veya ne yapılabilirdi? Dersim’e yönelik bilinç oluştuktan sonra, Dersimlilerin bütün gücü ile Dersim’e yönelmesi, başta yerel yönetimler olmak üzere Dersim’de ve bulunulan her yerde örgütlenmeye gidilmeli ve Dersimi kurumlar yaratılmalıydı. Evet, ulusal bilinç ile donanmış Dersimi kurumlar. Hem merkezi ve hem de yerel düzeyde. Bilinmelidir ki, mücadeleyi örgütleyen ve yönlendiren bir yapılanma olmaksızın, hiç bir çalışma hedefine ulaşamaz. Seçimlerde de, kendi adına çalışan, kendilerini temsil edecek adayların çıkarılamaması, bu handikapın bir yansımasıdır.

Böyle bir çalışma neden yapılamadı? Yapılabilinir miydi? Bunu engelleyen etkenler nelerdi? Bütün bunlara cevap araması gereken Dersimliler, bunun sağlıklı bir muhasebesini yapmak zorundadırlar.

Türk ve Kürt solunun Dersim’e kazandıracağı hiçbir şeyi yoktur. Her iki kesimin yaptığı şey, Dersimlileri kullanmaktır. Bilimum Türk milliyetçi ve dinci partilerinin hedefinin, Dersim’i bitirmek olduğu da yeterince açıktır. Düzen partilerine payanda olmakla, Dersim’e hizmet edilemez. Bu konuda hedef şaşırtmaya, bilinç bulandırmaya son verilmelidir. Aslında düzen partileri ve onların yerli taşeronları yeterince denenmiştir. Tekrar tekrar dolaşıp aynı noktaya gelmek, geçmşiten hiçbir ders çıkaramamak demektir.

22.06.11

M.Hayaloğlu

Ters-Lale_Kaiserkrone (Fritillaria imperialis)

 

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Şıx Sait ile Seyit Rıza Görüştü mü?

Şubat 22, 2011 at 11:01 pm (Aktüel_Güncel)

 

Şıx Sait ile Seyit Rıza Görüştü mü?

 

Şeyh Sait İsyanı döneminde Dersimlilerin yaklaşımı konusunda farklı rivayetler vardır. Bu rivayetlerden biri de Şeyh Sait ve adamları ile Seyit Rıza ve/ya diğer Dersim ileri gelenlerinin görüştükleri ama anlaşamadıklarına dairdir. Bugüne kadar söz konusu görüşmeler ile ilgili olarak, ne tutarlı bir tanık anlatımı ve ne de bir belge ortaya konmuş değildir. Ancak, Dersimlilerin yaklaşımlarına dair anlatımlar son yıllarda ortaya çıkmaya başladı. Bunlar, önümüzdeki dönemde yeniden değerlendirilmesi ve irdelenmesi gereken bilgilerdir. Aşağıdaki yazı söz konusu görüşmeye dairdir. Bu bir rivayet midir yoksa gerçek payı var mıdır meselesi, sorgulanması gereken bir noktadır. Bu, yazıda üzerinde durulmayacak olan bu noktanın, daha iyi anlaşılması ve tartışılması için kitapda geçen ilgili bölümlerini aktarmakla yetiniyorum. Zira her kesin bu kitabı okuduğu kanısında değilim ama kitapda geçen anlatımların söz konusu görüşme veya görüşmelere dair rivayetlerin, söylentilerin -tek kaynağı değilse de- en önemli kaynaklarından biri olduğu kanısındayım.

Sözü, yazarın nitelendirmesiyle “Şıx Abdo’nun kızı, Şıx Senem”in anlatımlarına bırakıyorum:

M. Hayaloğlu

22.02.11

 

(sf. 26)  …………..

Kegan bayramında Monzur ziyareti işitilmedik rağbet gördü. Aşiret reislerinin biri giti, öbürü geldi. Ziyaretin içi çakıl, para doldu, kilerimiz adak malıyle taştı. Ne var ki, babom heç hoşnut görünmezdi, kaşlarını yıkar, dolaşırdı…”

Bir gün ava çıkanda Halo’ya sordum:

»Şıh babomun üzüntüsü nedir ki, yüzü gülmez, gözü beni görmez, bilir misin kurban? Bilirsen söyle ki, derdine derman arayak.« dedim.

Halo, başını salladı:

»Şıh babonun derdi budur ki, Şıh Sait, Dersim şıhlarını, ağalarını Osmanlı’ya karşı bayrak açmaya çağırır. Şıh babon katılmamağa direnir. Lakin Dersim aşiretlerinin Şıh Said’e uyacaklarından yılar. Şıhların, ağaların Ziyaret’i aşındırması bundandır. Şıh Sait, hatırını kırmayacağını umduğu her şıhı, ağayı, şıh Abdo’nun ayağına gönderir ki, onu yola yatırarlar…« (s.26-28).

»Müşkili budur ki, şıh Sait, baharın ilk gününe aşiret reislerini ant toplantısına çağırmıştır. Şıh babanun inadını yenmeğe son fırsat bilir bu toplantıyı… «(s.29).

O yıl baharın ilk günü yapılan ant toplantısı yıllar yılı söylenmiştir Dersim’de, hala da söylenir durur. Ezberlemişim her söyleneni. O gün dağın, düzün aşiretr reisleri, seyidi, ağası, beyi tüm sancak açıp gelmişlerdi Monzur’a. Kılıç şakırtısı, nal türküsü doldurmuştur Monzur deresini.. sakalları göbeğinde, ak sarıklı yeşil sarıklı reislerin ardında yiğitleri el bağlayıp Monzur göze’sinin çevresinde toplanmışlardır. Şıh Sait, yeşil papağına beyaz sarık bağlamıştı, sakalı boyalı idi. Heybetli bir ihtiyardı. Şıh Sait’in yanında Drahini, Hani, Palu, Pirani şıhları, ağaları ihtiram dururlardı. Dersim’in şıhları, seyitleri onların karşısında yer almışlardı. Dayım Seyit Raşo ortalarındaydı. Kara sakalı, beyaz kavuğuyle şıh Sait’tten daha heybetli dururdu. Ardında el bağlayan azbet ağalarının sayısı daha kabarıktı. Dayımın bir yanında Şıh Hasan oğullarından Karaballı, Kırıklı, Ferhatlı, Abbaslı şıhları, azbet ağaları sıraya dizilmişlerdi. Bir yanında Şıh Seyit oğullarından Kol’un, Persin’in, Kaf’ın, Beyt’in Bezger’in şıhları, azbet ağaları sıralanmışlardı. Hepsi de sakalı göbeğinde heybetli adamlardı. Lakin şıh babom, tümünden de gösterişli idi. Sakalı aslan yelesi gibi kabarırdı. Kara gözlerinin ateşine bakan alazlanır tutuşurdu. Yüzünü bir gören bir daha görmek isterdi, bakmaya doyamazdı.

Şıh babom, Monzur göze’sinde ev sahipliği ederdi. Dersimli’lere, Dersim dışından gelmiş şıhlara, ağalara, beylare hoş-amedi! söylerdi. Armağanlar alır, armağanlar sunardı.

Bu iş bitende, şıh Said’in münadisi ortaya çıkıp bir hutbe okudu. Dersim dışındaki Kürt beylerinin,Kayılı aşiret reislerinin, Zaza şıhlarının şıh Said’i Kürt padişahı tanıdıklarını, ona biat ettiklerini, Kemal Paşalıya sancak açmaya söz kestiklerini söyledikten sonra:

»Şu kutsal bahar günü huruca geçmeden Sultan Hızır’dan şefaat, Şıh Ahmet Yesevi’nin torunlarından da ant dilemeğe gelmişiz. Karaballı’nın, Abbaslı’nın, Kırıklı’nın, Ferhatlı’nın şıhları; Kaf’ın, Beyt’in Persin’in seyitleri, Şıh Sait’li olmaya hazır mıdırlar? Demen’in, Haydaranın, Ke…. uşağının namıdar reisleri, siz ne dersiniz, Kemal Paşalı’ya sancak açacak mısınız?« diye soranda, Monzur gözesinde soluk kesildi. Derenin şarıltısından, hayvan horklamasından başka ses duyulmazdı. Dersimli seyitler, şıhlar, Seyit Raşo’nun ağzına bakarlardı.

O sıra şıh babom, Seyit Raşo’nun yanına sokulup kulağına bir şeyler fısıldadı. Seyit Raşo, kafa sallayarak dinlerdi. Şıh babomun konuşması bitende, Raşo Dayım sakalını sıvazlayarak doğruldu:  

»Dersim’li seyitler, şıhlar, azbet ağası ihtiyarlar! Şıh Saitli’nin münadisini dinlediniz. Kemal Paşa’lıya sancak açmağa çağırırlar bizi. Bir var ki, Ke…. uşağı aşireti, karar vermeden açık meşveret diler. Şıh Said’in ne sebebe sancak açılmasını istediğini açık seçik bilmek ister. Ant toplantısında bu dileğe saygı göstermek gelenektir. Şıh Sait ortaya çıkıp davasını konuşsun!« dedi.

Bunun üzerine Şıh Sait ortaya çıktı, meramını dile getirdi. Ne var ki sesi gür değildi. Sözünü duyuramazdı. O sebebe hutbesini münadisi tekrarladı.

 

Şıh Sait, ilkin, Kürt padışahı olmasının sebeblerini anlattı:

»Kemal Paşalı, müslümanların Halifesi olan Osmanlı padişahını küffar diyarına sürmüştür. Osmanlı ülkesi padişahsız kalmıştır. Kemal Paşa, urum diyarından gelmiştir. Osmanlı tahtına veraset davacılığı eder. Kürdistan’a da el atmıştır. Ağayı marabadan ayırt etmez. Tüm aşiretlerden vergi ister, asker ister, sadakat ister. Ben aşiret nizamımızı korumak için Kürt padişahlığını ilan edende, Kemal Paşa’nın davası haksız bir dava olacaktır; İngilizi, Fransızı davamızı arkalayacaktır, bizi silaha, paraya donatacaktır. Bu sebebe padışahlığımı ilan ederim. Kürdistan padışahı olarak, Kemal Paşa’nın ayaklar altına aldığı islamlığı, küffar diyarına sürdüğü İslam Halifesini kurtarmağa ant içmişimdir. Ben islam davacısı olarak bayrak açanda, tüm Osmanlılar ardımdan gelecektir. Kürdistan padişahı, Emir-ül-mücahidin deyi anılacaktır. Süleyman Şah torunlarının hükümranlık çağı gelmiştir. O sebebe sancak aöıp ardımdan gelmenizi, Şıh saitli olmanızı isterim sizden.« diye sözünü bitirende bir mırıltı dolandı Dersim aşiretlerini… Şıhlar, seyitler, azbet ağası ihtiyarlar kafa kafaya verip söyleştiler.

Babomun izniyle ilk söze duran azbet ağası Huso oldu:

»Şıh Said’in Kürdistan padışahlığı davasına iyidir, kötüdür! demek bana düşmez. Aşiret reislerinin bileceği iştir bu. Padişahtır! derlerse, padişah olur, Lakin Şıh Said’in halife yüzünden Kemal Paşa’lıya sancak açmak istemesi ters gelir bana… Üzerinde durulacak bir taleptir bu ve de Dersim için gerekli bir dava değildir. Gazi Paşa ne etmiştir ki sancak açıp karşısına dikilmek isterik? Yavuz’dan beri Halifelik kaftanı giyen, Kürdistanda alevi kanı döken Osmanlı padişahına baş kaldırdığı, tahtını devirdiği için mi üzerine yürümek isterik? Hasmımıza hasımlık eden yiğit bize düşman ola? Ayıp değil, zihnime sığdıramazım bunu… Şıh Sait buyurur ki, Kemal Paşa urum diyarından gelmiş, islamı ayaklar altına almıştır. Oysa ben duymuşum ki Gazi Paşa, devlet kapısına ana bir zagon astırmıştır. ‘Devletimizin dini, islam dinidir.’ deyi yazdırmıştır zagonuna… Daha da ileri varmıştır: ‘Her kul, kendi Tanrısına kulluk ede, heç kimseyi ibadetinden ötürü zulüm edilmeye!’buyurmuştur. Yani ki hıristiyanı, müslümanı, sünni’yi, alevi’yi dininde serbest bırakmıştır. Böyle olanda, biz Kemal Paşalıya ne sebebe sancak açarık? Aleviliğe yasak komadığı için mi Sünni Halifenin davacılığına kalkarık, nahak yere kan dökülmesini isterik? Ben derim ki, bize düşen Kemal Paşalı’ya sancak açmak değil, aleviliğe yasağı kaldırdığı için şükranlık armağanı yollamaktır. Biz Ke…. uşağı ihtiyarları böyle düşünürük. Osmanlı’ya sancak açılmasına bu sebeple karşı çıkarık. Lakin ayak dirememize türlü bühtan söylenir. Şıhımızın kara saçlı, gül nakışlı yavrusuna olan muhabbetinden ötürü savaştan kaçındığı çalınmıştır kulağımıza. Tüm kiziptir bu, tüm bühtandır. Dersim aşiretlerinin hayrına bir dava olanda, bir Senem değil, tüm yavrularımızı kurban ederik. Haklı bir dava uğruna canımız kurban, başımız kurban. Lakin Şıh Saitli’nin ortaya attığı dava hak bir dava değilldir. Ke… uşağı şimdiye haksız bir davaya sancak açmamıştır, alışkanlığı yoktur.«

Huso, »Benim sözüm bu kadardır« deyi sözünü tekmilleyip yerine dönende bir çokları gelip tahsin çekti, omuzun öptü. Ben de kucağına tırmanıp boynuna sarıldım, yanağını, sakalını öptüm.”

Azbet ağası Huso’dan sonra Koçgir’in türkü düzen, destan yazan namıdar ozanı Şir ileri çıktı:

»Ben de Azbet Ağası Huso’nun fikrine katılırım.« dedi, »Bir zamansız sancak açma, bir gereksiz huruç etme isteğidir bu, derim. Osmanlı padişahı, yedi düvelin saldırısına uğradığı zamanda açmalıydı sancak. Lakin o zaman heç kimse yerinden kımıldamamıştır. İngilizin vadına kanıp sırt üstü yatmışlardır. Oysa İngiliz, Rus’un, Amerikan’ın hatırını sayıp Kürdistan’ı Ermenilere bırakmıştır. Rıza göstermeyeceğimizi bilip, Rus Kazakları Dersim’e girmiş, Ovacık’ta at oynatmışlardır. Nerdeyse Hozat elden giderdi. Bereket o sıra Kemal Paşa baş kaldırıp Sivas’a gelmiştir, ehli İslamı küffara karşı kıyama çağırmıştır da, bahtımız değişmiştir, Türk’ü, Arnavud’u, Çerkez’i, Laz’ı Sivas’a  sözcü yolladığı gibi, biz de Diyap Ağa ile Seyit Raşo’ya destur verdik. Müslümandan müslümana kötülük gelmez, deyip oraya varmasalar, Kemal Paşa’nın bir andına parmak basmasalar, acep Kürdistan’da bugün kemiklerimizin tozu savrulmaz mıydı? Bizim vaktinde yapmadığımızı Kemal Paşalı yapmıştır. Kılıç kuşanıp at tepmişlerdir. Yedi düveli denize dökmüşlerdir. Padişahın tahtını da başına geçirmişlerdir. Gazi Paşa, kılıcının hakkına Osmanlı’nın mirasına oturmuştur. Bir de Lozan’da yapılan barış toplantısında kafirine, müslümanına beyliğini tanıtmıştır. Gazi Paşa akıllı bir beydir. Osmanlı’nın hatasına düşmek istememiştir. Azbet Ağası Huso’nun dediği doğrudur. Paşa, devlet kapısına ana bir zagon astırmıştır. Sünni davacılığını terk etmiştir. Her kulu dininde serbest bırakmıştır. ‘Hıristiyanı, müslümanı, alevisi, sunnisi, dininde ibadetinde serbest olacaktır’ deyi buyurmuştur. Osmanlı olmayanların örflerini sürdürmelerine de izin vermiştir. Rumun, Ermeninin dinine, örfüne itibar gösterildiği gibi, Kürd’ün, Zaza’nın da  dininei örfüne itibar gösterilecektir.«

Ozan Şir’in davudi sesi dağlarda yankılanırdı. Şıh Sait, durmaz sakalını sıvazlar, kaşını çekiştirirdi. Şir, hutbesini kesmezdi:

»Kemal Paşa, hökümet kapısına astığı bu ana zagonu geri mi almıştır? Aşiret nizamımıza, örfümüze, töremize saygısızlık mı göstermiştir ki, sancak açmaya kalkarız. Vergiyi az verirsiniz, çok verirsiniz mi demiştir; şıhların, ağaların beatını mı, seyitlerin fetvasını mı tanımamıştır, hele hele biz sünni miyik ki, sünni Halifenin davacısı oluruk? Yok ulu şıhlarım, ağalarım, güngörmüş ihtiyarlarım, seyitlerim yok…Bu, hak bir dava değildir. Şıh Sait, İngiliz’in kendisini arkalayacağını buyurur. Ben haksız bir davaya sahip çıkanın niyetinden kuşku duyarım. Kemal paşalı, Iraklı Kürt kardeşlerimizi koruyup İngiliz’e başkaldıran Şıh Mahmud’u arkaladığından, İngiliz bizi ayaklandırır ki, Osmanlı’nın başına gaile açıla; Kemal Paşalı’yı Kürt savunuculuğundan vaz geçire. İngiliz’in ekmeğine yağ çalmak için mi aşiret halkının kırılmasını isterik? Heç şüphe yok, biz İngiliz’in zerine, mavzerine güvenir de huruç edersek, ziyanı Kemal Paşalı’ya değil, bize olacaktır. Şıh Said’in umduğu gibi Osmanlılar Kemal Paşaya ayaklanmayacaklardır. İslam diyarını küffardan temizlemiş, yurda barış getirmiş, dirlik getirmiş bir yiğide ayaklanıla? Yok şıhlarım, yok seyitlerim yok. Kemal Paşalı’ya sancak açmakla biz onun hökümet kapısına astığı, alevilerle sünnileri bir tutan ana zagonuna karşı çıkmış oluruk. Alevilik sünnilik düşmanlığını sürdürmüş oluruk. Bu haksız davaya kalkmakla bölünürük, birbirimize düşerik. Kemal Paşalı’yı da Kürtleri arkaladığına pişman ederik, deyi korkarım. Gazi Paşa dinimize, örfümüze saygı gösterdiğinden nadimlik duysa yerden göğe kadar haklıdır. İşte bu sebebe Dersim’lilerin böyle bir Kürt padişahlığı davasına katılmaları, hele sünni Halife uğruna sancak açmaya kalkmaları büyük hata olur. Zerine, mavzerine güvenip, İngiliz’in igvasına Dersim aşiretlerini kırdırmayı Tanrı da, ecdat da vebal sayar. Bunu yapanda aşiretimizin başına Tujik Babadan, Zel’den, Bobyaz’dan türlü bela yağar. Ke… uşağının ayak diremesine yerden göğe kadar hak veriririm. Dersim’i beladan siyanet etmek ister kardaşlarımız. Benim sözüm de bu kadardır, karar sizindir.«

Azbet Ağası Huso, tahsin çekip Şir’in omuzunu öptü:

»Ömrüne bereket! Benden has konuştun!« dedi.

Şir’in hutbesiyle, Dersimlileri iyice uyardığı görülürdü. Çapul hevesinde olanlar da sancak açmanın yersizliğinden söz ederlerdi. Lakin hutbeler, Şıh Said’i pek kızdırmıştı:

»Bilirim, Kemal Paşalı’nın pulu söyletir bu türküyü size. Ana zagonun aşiret nizamımızı bozacağını pekala bilirsiniz; Dersim’e hayınlık edersiniz!« deyi hançerine el atıp iki ihtiyarın üzerine yürüyende dayım Seyit Raşo, karşısına dikildi:

»Padışah olmadan şıhı, seyidi, azbet ağasını, ozanı hiçe sayar, ölümle korkutmaya mı kalkarsın hey Şıh Sait? Aşiret nizamını korumaktan dem vurursun, sonra da meşveret divanında bile o nizama riayet göstermezsin! Hodpesendane davranışınla, padişahlık davana sahip çıkmağa kimsede cesaret komazsın!« diye azarladıktan sonra şöyle devam etti:

»Ozan Şir de, Huso Ağa da yerden göğe kadar haklıdırlar. Biz, sünni Halife’nin davacısı olup Kemal Paşalı’ya karşı çıkamıyacağımız gibi, Kürt padişahlığı davasına da katılamazık. Dilimize bakıp biz Dersimlilere Kürt! demek gelenek olmuşsa da biz Zazalardan değilik. Kürt olan obalarımız varsa da, çoğumuz Süleyman Şah’ın torunlarıyız. Osmanlı ile bir atanın evlatlarıyık. Kemal Paşa ile Sivas’ta, bir arada yaşamağa söz kesmişiz, ant vermişiz. Milleti gavura satmış bir sünni Halife uğruna Kemal Paşalı’ya karşı çıkamazık. Çıkarsak küfranlık etmiş oluruk. O yiğit paşa elimizden tutmasa, topunu mitralyozunu esirgeseydi, heç şüphe yok, kökümüz kazınır, Dersim adı Ermenistan yazılırdı. Ben Kemal Paşa’yı tanımışım, yüzyüze görüşüp niyetini, kastını öğrenmişim. Kürdü, Arnavud’u Lazı Türkten aşağı tutmaz, sünniyi aleviyi kışkırtmaz bir adaletli begdir. Bu sebebe bir arada yaşama andına parmak basmış, kardaşlığa söz kesmişim. Kemal Paşa şimdiye sözünden hulf etmemiş, andını bozmamıştır. Zagon çıkarıp her kulu dininde, diyanetinde serbest bırakmıştır. Böyle bir paşaya karşı çıkamazık. Sözümüzden hulf edip dostu düşman edemezik, adımızı namerde çıkaramazık…« diyerek Dersim’in bu davayı hak görmediğine kalıbını bastı.

Şıh Sait, Hasan Dede torunlarının en ulusu, en hatırlısı Seyit Raşo’yu kızdırdığına nadimlik getirip çok dil döktüyse de, çatılan kaşları bir daha açılmadı dayımın.

Karşılıklı konuşmalar son bulşanda, Seyit Raşo, Dersim’li şıhlara, seyitlere döndü:

»Şıh Saitli olmak, sancak açmak dileyenler, gözeye çakıl atıp ant vereler.« diye bağırdı.

İlkin Şıh Sait, Hızır’a dua okuyup oniki çakıl attı gözeye. Onun ardından Drahini, Hani, Palu, Pirani, Varto aşiretlerinin yeşil papaklı, aksarıklı şıhları ant çakıllarını töktüler suya. Lakin Dersim’li şıhların, seyitlerin hiçbiri kıpırdamadılar, Seyit Raşo’nun yanından ayrılmadılar.

Sancak açmağa ant içenler, atlarına, esterlerine binip giderken Şıh Sait:

»Tanrının inayetile Kürt padişahlığını kuranda Dersimli’leri dize getirmek boynumun borcudur.« deyi tehdit savurdu. O sıra esteri zarta çektiğinden tüm Dersimli şıhlar, seyitler Şıh Sait’in tehdidine daha bir keyifli güldüler.

Şıh Babom, Dersim’lilere şükranını göstermeğe büyük şölen vermek dilediyse de Seyit Raşo:

»Şölenle vakit geçirecek zaman değildir. Ola ki Şıh Saitli, obalarımızı basa… Her Şıh, aşiretinin yanında, tüfekçilerinin başında bulunmalıdır.« dediğinden cümlesi dağıldılar.

Çok geçmeden Şıh Saitli’nin sancak açıp huruç ettiği, Genç hükümet konağını bastığı duyuldu. Ardından Elaziz’i yağmaladıkları öğrenildi.Sancak açanların Diyar-ı-Bekir’e ulaştıkları haberi gelende, Dersim’de bir bölük çapulcu aşiret reisi, Şıh Saitli olmadıklarına hayıflandılar. Komşu Akabalı uşağının ağası Şıh persin’in, çapul hevesine dayanamayıp marabalarını Şıh Saitli ardına kattığı rivayeti çıktı.

Oysa şıh babom, Azbet Ağası Huso’nun öğüdüne uyup tüfekçilerini Çapakçur,

Kiği taraflarına yollayarak, asilerin köylerine baskın verdi, Şıh Saitliyi ardından vurdu.

Az zaman sonra yağmagerlerin, Diyar-ı-Bekir’de bozguna uğradığı, Elaziz’i de boşaltıp Varto taraflarına çekildiği öğrenildi. Bu haber üzerine Şıh babom, hatırlı aşiret reislerini ardına katıp Elaziz’e vardı, kumandarın aracılığla Gazi Paşa’ya Dersim’lilerin sadakatini duyurdu. Çok geçmeden Gazi Paşa’dan her birine ayrı name geldi. Şıh Saitli’ye uymayıp cumhuriyet hükümatına bağlılık gösterdiklerinden dolayı cümlesine hoşnutluğunu bildirdi.

Bir aya varmadan, Monzur gözesine ant çakılı döküp huruç edenlerin cümlesini Kemal Paşalı’nın perişan ettiği duyuldu. Şıh Said’in; Şıh Apdullah, Şıh Ali, Şıh Galip, Ceyranlılardan Kasım, İsmail ve Rüştü Beyler ve de Kargapazarlı Reşit Ağayla birlikte, Muş üzerinden İran’a kaçmak dilerken, Çarbuh köprüsü civarında yakalandığı, zincire vurulup Diyar-ı-Bekir’e gönderildiği, orada kadı huzuruna çıkarıldığı öğrenildi.

Büyük bir belayı savuşturduğumuza sevinip şenlik ettiğimiz günlerden bir gün obamıza bir bölük Kemal Paşalı süvari leşkerinin geldiğini gördük. Şıh babom, ihtiyar ağalarla karşı çıkıp gelenlere hoş-amedi! söyledi. Kazanlar kurdurup zabitleri, leşkeri ağırlamak diledi. Lakin kemal Paşalı’nın dostluk ziyaretine gelmediği anlaşıldı. Kadı, ferman yazmış ki, Şıh Abdo’yu alıp huzuruna götüreler.

Kaşları çatılan Şıh Babom:

»Biz Şıh Saitli olmamışık, Gazi Paşa’ya sadakat andı iletmişik, Paşa’dan amanlık fermanı almışık… Kadı ne sebebe huzuruna ister bizi?« diye soranda, zabit omuzlarını kaldırıp:

»Bilmezim,« dedi, »ola ki şahitlik için çağıra… vakit fevt etmeden gitmemiz gerekir.«

Şıh babom naçar kalıp, seyislerine hayvan hazırlamalarını söyledi. Anama helallık dilemek için, beni kolumdan tutup içeri götürdü, azbet ağası Huso’ya da, ardından gelmesini işaretledi.

Anam, Kemal Paşalı’nın şıh babomu götürmeğe geldiğini duymuştu. Dizlerini döğer, sağını yolardı. Şıh babom, anamı teselli için:

»Meraklanacak bir şey yoktur hatun!.. Kadı, şahitliğe çağırırmış bizi…« diyende anam:

»Bir alay leşker boşuna gönderilmez bir şıhı almağa kurban… Niyetleri kötü bunların… Canına mı kıyacaklar, zindana mı atacaklar bilmezim. Oy anam, anam evimin temeli sallanır, oy!« diye başını duvara vururdu.

Bunun üzerine şıh babom, yutkunarak anamın sırtını okşadı:

»Şıh anaya saç yolup döğünmek yaraşmaz. Kaderin her her cilvesini metanetle karşılamak gerek.« Bir elini Huso’nun, bir elini anamın omuzuna koydu. Vasiet eder gibi ağıtlı bir sesle:

»Senem kızımı da, aşiretimi de size emanet ederim.« dedi, »yokluğumu bir kula duyurmayacaksınız. Aşiret halkının davasına sen bakacaksın Huso. Başınız sıkılanda Seyit Raşo’dan imdat dilersiniz.«

Anamla helallaştı, Huso emmiyle sarmaştı, helallik diledi. Sonra beni kallarile sardı, bağrına bastı:

Şıh babomu hazırlanan ata bindirdiler. Kemal Paşalı’nın süvari leşkerleri babomu aralarına aldılar, Monzurdan aşağı yrüyüp gittiler.

Şıh babom bir daha geri dönmedi.

Sonradan öğrendik ki, Şıh Saitli marabalar, şıhlarının öğüdüne uyup ağız birliği etmişler, şıh babomu kadıya gammazlamışlar:

»Bizi sancak açmaya kışkırtan, şıhımızdır. Biz Ke… uşağı şıhının marabalarıyık.« demişler.

Şıh babom kadıya:

»Haşa, bunlar Ke… uşağının marabaları değildirler. Ke… uşağından müfteri çıktığı heç görülmemiştir. Lanet yüzlerini ilk kez gördüğüm bu hayınlar, Şıh Sait’in sadık kulları, müridleridir. Kemal Paşalı’ya sancak açmadık deyi bize düşmanlık ederler, iftira söyleyip bizi yakmak isterler.« demişse de kadıya meram anlatamamıştır. Şıh Saitli ile birlikte şıh babomu da yaplı ipe çekmişlerdir.

…………

Ne var ki, babocuğumun Şıh Saitli olmaması da aşiretimizi beladan kurtarmaya yetmedi. Şıh babomu astıranlar, Kemal Paşalı’nın husumetini aşiretimiz üzerine de çektiler. Bir bölük cenderme, silah toplama bahanesiyle obamızı bastı. Monzur gözesindeki cevizler altına hayme kurup silah topladılar. Silah aramağa girdikleri komlarda, haymelerde ne bulduysa aldılar. Yol keserler, kervan soyarlar, mavzer gizlerler, deyi Huso ile birlikte iki azbet ağasını, yüzkırkbeş marabayı zincire vurup götürdüler. Başka oba seyitlerinin, şıhlarının ve de kullarının sürgüne gönderildiği rivayeti de duyuldu. (s.30- 42).

 

Kitabın adı: Memo

Yazarı: Kemal Bilbaşar

Tekin yayınevi, İstanbul 1972 baskısı.

Sözlük: (tarafımdan oluşturulmuştur. M.H.)

Kegan bayramı: Gağan; gağant, (“Ocak ayının birinci haftası sonundaki iki gündür. İlk gün çocuklar evleri dolaşır, hediye toplarlar.“ K.B, Memo, s. 20).  

Azbet: Aşireti meydana getiren küçük topluluklar, (s.22). Doğrusu, hezbet.

Münadi: Nida eden, seslenen.

Küffar: Gavurlar, kafirler

Zagon: kanun, yasa, anayasa, gelenekselleşmiş yaşam baçimi. Rusça’dan geldiği söylenir. Dersim Zazacasında ‘zogonê ma‘ ve ‘zogonê Kırmanciye’ gibi terimler toplum düzeni, toplumu bağlayıcı sistem anlamlarında kullanılır. Yazılı değildir ama uyulur. Türkçe’de, kimi yöresel ağızlarda da kullanıldığı anlaşılıyor.

Bühtan: İftira 

Kizip (Kizb): Yalan

Tahsin (etmek): Beğenmek, alkışlamak, tebrik etmek

Huruç (huruc): İsyan, baş kaldırı.

Beat: Berat olabilir, bu durumda: Nişân. Rütbe. İmtiyaz ve taltif için verilen resmi kâğıt.“

Zer: Altın, (Zazaca Zern). 

Nadim: Nedamet etmiş, pişman, (nadimlik: pişmanlık).

İgva: Ayartmak. Azdırmak. Baştan çıkarmak.  

Siyanet: koruma, (siyanet etmek: korumak)  

Hodpesendane: Kendini beğenmişlik, başına buyruk

Küfran: Nankör, (küfranlık: nankörlük).  

Hulf: Sözünde durmamak, ahdini bozmak

Ester: At, katır, (Zazaca’da at olup astor, ostor, vb şekillerde telaffuz edilir).

Name: Mektup (Farsça ve Zazaca, ayrıca Zazaca’da isim).

Fevt: Kaybetme, kaçırma.

Leşker: Asker.

Müfteri: iftiracı, başkasına suç isnad eden.

Hayme: Çadır.

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Yeni Yıla Girerken

Ocak 14, 2011 at 11:03 pm (Aktüel_Güncel)

 

Yeni Yıla Girerken

 

Öncelikle yeni yılınızın uğurlu olmasını dilerim.

 

Çok Dilli Yaşam

Eski yılın son günleri ile yeni yılın ilk günlerinde en çok tartışılan konuların başında DTK ve BDP’nin gündeme getirdiği ‘iki dilli‘  yaşam başta olmak üzere, ‘demokratik özerklik‘ ile bağlantılı sorunlar vardı. Konu tartışılmaktadır.

Genelkurmay baskanlığı, MGK bildirisi derken başbakan Tayyip de aynı içerikli açıkklamalarda bulundu. Tek millet, tek vatan, tek bayrak, tek devlet tekerlemeleri birbirini izledi. Gerçi bunlar yeni şeyler değildi. Aynı sözcüklerle, aynı söylemi Tayyip, daha önce de telaffuz etmişti. Ama bu durum bir sonuca da işaret ediyordu. Demokratik açılım, Kürt açılımı gibi söylemlerin sahteliği ortaya çıkmakla kalmıyor, “milli birlik ve beraberlik“ projesinde ısrarın süreceği anlaşılıyor.

Bu durum, cumhuriyetin tekçi zihniyetinin yeniden teyit edilmesinden başka bir anlam ifade etmese de, AKP veya CHP gibi muhafazakar, gerici partilerin demokrasi gibi projeleri gerçekleştirebilecek bir vizyona sahip olmadıkları ve olamayacaklarının da ispatı anlamına gelmektedir.

Önümüzdeki dönemde ‘Demokratik Özerklik‘ projesinin daha etraflı şekilde tartışılacağı anlaşılmaktadir. Mesele, projenin sahibinin kim olduğu değil, içeriğidir. Daha da önemlisi uygulanabilirliği, hayata uygun olup olmadığıdır. Bunun ayrıntıları da zamanla ortaya çıkacaktır.

“Demokratik Özerklik“ projesinin ilk belirtilerinden biri, iki dilli, daha doğru bir ifade ile çok dilli yaşam alanında ortaya çıktı. En pratik örnekleri de iki dilli tabelalar oldu. Batman başta olmak üzere Kuzey Kürdistan`in birçok il ve ilçesinde Kürtçe ve Türkçe –bazı yerlerde Süryanice ve Arapça- yazılı tabelalarla başlayan uygulama, Dersim belediyesinin Zazaca ve Türkçe tabelaları asması ile sürmektedir. Yine Batman başta olmak üzere savcılık kararı ile başlayan tabela indirmelerin, diğer il ve ilçelerde de süreceği tahmin edilebilir. 

Dersim şehir belediyesinin bu yaklaşımının desteklenmesi gereken bir uygulama olduğu söylenebilir. Yetkisi dahilinde olmasa da Tunceli adının değiştirilmesi kararından sonra, iki dilli tabela uygulaması da, sadece demokratik bir hak değil, aynı zamanda medeni cesaret gerektiren doğru bir karardır. Umarım, Kürt milliyetçileri, neden Kürtçe değil de Zazaca tabela asıldı diye protestoda bulunmazlar! Ayni şekilde Dersimli geçinen bazı lumpen takımının iki veya çok dilliliğin “bölücülük“ olduğu şeklindeki Kamer Genç zihniyetini de mahküm etmek gerekiyor.     

Düşünce özgürluğü bağlamında, Dersim belediye başkanının ceza alması da kınanması gereken bir durumdur. Keşke, cezaya konu olan eylem, A.Öcalan`i savunmak gibi bir dayatma değil de, demokrasi için, Dersim için ödenen bir bedel olsaydı.

Dersim belediyesinin iki dilli yaşam bağlamında attığı adımların sürmesi ve diğer yerleşim ve yaşam alanlarına da örnek olması gerekir. Dersim ve çevresindeki Zaza yerleşim bölgelerinde iki dilli yaşam, her alana yayılmalıdır. Sokakların, köylerin, belde ve ilçelerin adlarının eski ve orijinal biçimlerini alması için gereken çalışmaların yapılması gerekmektedir. Diğer yandan ana dilde eğitim için projeler geliştirmek ve hayata geçirmek gerekmektedir. Keza Zazaca televizyon ve radyo için de ayrı projeler üretmek sadece zaruri değil, aynı zamanda acildir.

*****

 

Örtülü Af

Son günlerde Türkiye`de tartışılan güncel konulardan biri cezaevlerinden salıverilen tahliyeler ile ilgili. Bazıları, onyıla varan tutukluluk süresinin adaletsizliğini öne çıkarırken, diğer bazıları da yüzlerce kişinin katillerinin de aralarında bulunduğu tutukluların salıverilmesinin aslında bir “örtülü af“ olduğunu savunmaktadırlar.

Konunun özeti şudur: Sözde uyum ama gerçekte göz boyama yasaları çerçevesinde AKP hükümeti tarafından uzun tutukluluk süresinin kısaltılması niyetiyle düzenlemeler yapılır. Uygulanması iki veya üç kez ertelendiği belirtilen CMK 102.maddesine Yargıtay 9. Ceza dairesinin getirdiği yorum ile tutukluluk süresi, adli vakalarda beş, siyasi davalarda ise onyıl ile sınırlandırıldı. Bu durumda, onyil içerisinde sonuclandırıl-a-mayan yargılamarda tutuklu, isterse yüzlerce kişinin katili ve/ya aynı zamanda emir vereni olsun, serbest kalmaktadır. Bu durumdan esas yararlananların Hizbullah gibi bazi aşırı dinci ve sağcı örgütlerin, bazı mafya çetelerinin, şiddeti esas alan bazı silahlı sol ve PKK gibi Kürt örgütlerinin lider ve militan kadrolari olacağı tahmin edilmektedir. Çünkü onyıl gibi uzun bir sürede yargılaması sonuçlanmayan davalar, genellikle toplu dava olarak da nitelenen çok sanıklı ve nispeten karmaşık örgüt ve/ya çete davalarıdır. Nitekim cezaevlerinden ilk çıkanlar bazı Hizbullah liderleri ile bir mafya çetesinin lideri Sedat Şahin oldu. Hizbullah liderlerinden bazılarının yüzlerce kişinin katili ve aynı zamanda ölüm emrini veren kişiler olduklari ise sır değildir.

 

Peki nasil oluyor da, örneğin bir kişi yazdığı bir kitap veya makaleden ötürü “düşünce suçlusu“ diye onlarca yıl hapis yatarken, yüzlerce kişinin katili veya katliam emrini vermiş olan biri onyıl yatmakla serbest kalıyor? Bunu açıklamak, açıklayabilmek pek de kolay değildir. Adalet bakanı Sadullah Ergin, sorumluluğu Yargıtaya yüklerken, Yargıtay da sorumluluğu Adalet bakanlığına havale etmektedir.

          

Gel de çık işin içinden! Türk usulü adalet bu olsa gerek. İnsan, bir “örtülü af“ demekten ve hatta  Hizbullah’a yönelik özel bir düzenleme demekten kendini alamıyor. Burada Yargıtay’ın hiç hatası veya sorumluluğu yoktur, sonucu çıkarılamaz elbette. Faşist ve totalider rejimler dışında dünyanın hiç bir ülkesinde görülemeyecek olan tutukluluk süresinin, onyıl gibi bir üst sınırdan belirlenmesi, salıverilmelerin önüne engel olamadı. İlk etapda bin, sonraki süreç de artarak devam edecek sayıda davası sonuçlanmayan tutuklu salıverilecektir.  

Hükümet yetkilileri, Yargıtayı köşeye sıkıştırmayı ve yargıyı tamamen ele geçirmek için demagojik söylemlerle kitlelerin bilincini bulandırsalar da, esas sorumluluğun kendilerinde olduğunu örtbas edemeyecek kadar zor durumdadırlar. Mızrak, çuvala sığmamaktadır. Anlaşılan, minareye kılıf uyduramayacaklar. Zira bu durumun, ülkeyi gereksiz yere bir yıl boyunca geren referandumun sonuçlarından biri olduğu söylenebilir. Kasıtlı ve planlı olduğu iddia edilmese bile, en basitinden beceriksizliğin bir ifadesi olduğu pekala söylenebilir. Ama en önemlisi de, bunun BDP’nin önünü kesmek için hazırlanmış bir komplo olduğu iddiasıdır.   

*****

 

Son günlerde Türkiye’de tarışılan konulardan biri de güzel sanatlar, tarihi değerler, vb konuları kapsayan alanlardaki ahlaki içerikli tartışmalar oldu. Kanuni’yi konu edinen Muhteşem Yüzyıl ile Bediuzzaman Said Nursi’yi konu edinen Hür Adam filmleri ve Kars ‘Ucube‘si değişik çevreler tarafından afaroz edildi. Farklı amaçlardan yola çıksalar da hepsinin birleştikleri ortak nokta ‘istemezük‘ oldu. Doğrusu, bu çevrelerin verdikleri tepkiler yanında, Muzaffer Oruçoğlu’nu protesto eden bizim Dersimli namusçuların tepkilerinin oldukça masum kaldığını belirtmem gerekiyor!

*****

 

                                              

Genel Seçimler ve Dersim

Önümüzdeki seçimler icin adaylarımızı şimdiden belirlemeli ve ilan etmeliyiz. Dersim için, başta dilimiz Zazaca (Zazaki/Kirmancki) olmak üzere kültürel ve tarihsel değerlerimiz için çalışacak bilinçli ve kararlı, demokrat adaylara ihtiyacimiz var. Böyle adaylar var mıdır? Varsa, öne çıksınlar!

İster partili, ister bağımsız olsun, sahtekarlara, çıkarcılara, fırsat düşkünlerine ve tutarsız yaratıklara artık, dur dememiz lazım. Kılıçdaroğlu’ların, Kamer Gençlerin, S.Yerlikayaların, CHP’nin, AKP’nin, BDP’nin, sahte solun bütün renklerinin ve diğer bilumum fırsat düşkünlerinin oyunlarını boşa çıkarmak lazım.

Not: Bu kısa yazıda ben sorunu Dersim bağlamında ele aldım. Aslında bütün Zaza yerleşim alanlarında benzer veya paralel çalışmalar yapılabilir ve yapılmalıdır. Ama bugünkü koşullarda herkesin bulunduğu veya ait olduğu alanlarda çalışması ve özgün çalışmalar yürütmesi daha yararlı olabilir.

14.01.11

M.Hayaloğlu

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

M. Oruçoğlu ve Salman Rüştü

Aralık 25, 2010 at 11:09 pm (Aktüel_Güncel)

 

 

 

 M. Oruçoğlu ve Salman Rüştü

 

Salman Rüştü’nün başına gelenler az çok biliniyor. Ayetullah’ın verdiği fetva ile ‘katli vacip‘ olmuştu.

Bir süredir M. Oruçoğlu hakkında bir takım kişilerin yürüttükleri kampanya da bana S.Rüştü’nün başına gelenleri hatırlatıyor.

Ne yapmıştı S.Rüştü? İslam’a ve Kuran’a dair bazı rivayetleri yorumlamış, İslam dininin kurucusu Muhammed’in bazı söylemlerini ve yaşamındaki tutarsızlıkları edebi bir dille yermişti. Kişilerin adları, inançları anılmadan da yaptıkları olumlu ve olumsuz şeyler değerlendirilebilir, pekala. Ama adına ‘İslam‘ denen evrensel bir ideolojiye dönüşmüş dogmaları yumurtlamış asıl sahibini anmadan geçmek de, kaçak güreşmeye benzerdi, doğrusu.

Bugün sapıklık sayılan, küçük yaştaki çocukları kandırarak cinsel istismarda bulunma veya tecavvüz etme eylemlerine kanuni yaptırımlar uygulanıp cezalandırılırken, dokuz yaşında olduğu iddia edilen kız çocuğuyla evlenen İslam peygamberi eleştirilmeyecekti. Olacak şey değil! Öncelikle peygamber geçinen, lider ve önder olanların yaşamlarının örnek olması gerekmiyor mu? Suçlu olanlar, suçu işleyenler mi, yoksa bunu eleştiren veya teşhir edenler mi? Muhammed’in oniki (12), halife Ali’nin ise tam dokuz (9) kadın ile evlendiği dile getirilemeyecek mi? Halifelerin, liderlerin, beğendikleri kızı haremlerine kapatmaları eleştiremeyecek mi? Bunlar dile getirildiği zaman, sorun, neden İslam, Alevi veya toplum düşmanlığı olsun?

Muzaffer Oruçoğlu, yıllar önce Tohum ve ardından Dersim adlı romanlarını yazmıştı. Önce Tohumu ve sonra devamı diye Dersim’i okumuştum. Aradan yıllar geçti. Şimdi kitapta geçen olayları, tam olarak anımsadığımı söylersem yalan olur. Ama, her iki romanın da beni oldukça sardıklarını söyleyebilirim. Bu romanlardan sonra Newroz adlı romanını da okumuştum. Ama oldukça yavan bulmuştum. Zar zor bitirdiğimi söyleyebilirim. Yaşar Kemal’in “Fırat suyu kan akıyor baksana” adlı romanını çağrıştırmıştı bana. Bu son iki romanın ikisi de değerli olabilir, haksızlık yapmak istemem ama bende bıraktıkları izlenimi de dile getirmek istedim. M. Oruçoğlu’na karşı yürütülen oldukça düşük seviyeli salvolar karşısında, kitaplığımda bulunan bu iki kitaba şöyle bir göz attım. Ama doğrusu yeniden okumayı göze alamadım. Çünkü, benim için bugün daha öncelikli çalışmalar sözkonusudur. Ama, daha önce yazmaya fırsat bulamadığım, biraz da önemsemediğimi düşünerek bu değerlendirmeyi yazmaya karar verdim. 

M. Oruçoğlu Tohum’da kendisini, örgütünü, arkadaşlarını anlatıyordu. Gerçekçiydi. Yaşananları ve özellikle de yaşadıklarını, gördüklerini anlatıyordu. Edebi ama anlaşılır bir dille. Abartma yoktu. Anlatılanlar saf ve masumdu. Bu anlatılanlar, benim çocukluk yıllarıma denk geliyordu. O yılları hatırlıyorum, hem de oldukça iyi hatırlıyorum. Kamyondan yola, tonlarca dersem abartma olur belki ama kilolarca ağırlığında, paket paket gazete atılmıştı. Farklıdırlar diye, birkaç kilometre boyunca yürüyerek toplamıştım gazeteleri. Ama hepsi aynı veya yakın tarihliydi. Ve hepsinde Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının oldukça büyük, boy boy resimleri ve içeriklerini pek de anlayamadığım yazılar vardı. Devrim ve devirmekten, yıkmaktan falan bahsediyorlardı. Babama götürmüştüm gazeteleri. Gazete okumaya pek de zamanı olmayan babam, yoruluncaya kadar okumuş ve bana bazı şeyler anlatmaya çalışmıştı. Gazetede bahsedilen kişilerin veya arkadaşlarının, bizim bölgede de dolaştıklarını, yabancı kişileri görürsem yanlarına gitmememi tembihlemişti. Daha sonra o gazetelerdeki bütün yazıları tek tek okumuştum. Günlerce, belki de haftalarca. Orada adları geçen devrimcileri, yaptıklarını veya yaptıkları iddia edilen eylemleri neredeyse ezberlemiştim. Bu, 12 Mart 71 cuntasının geldiği dönemdi. Sonraki günlerde hem Denizi ve Mahiri ve hem de arkadaşları ile ilgili haberleri ve haklarında anlatılan hikayeleri bol bol dinlemiştim.  

 

      

“Sabah güneşi, kocaman bir pırlanta parçası gibi dorukların tepesinde gülümseyince Ali Haydar uyanarak mağaradan dereye indi. Taşlardan zıplayarak tatlı tatlı şırıldayan çayın kenarında on dakika kadar yürüdü. İri kayaların arasına girdi, bir büyük teneke çıkardı. Kuru odun topladı, üç büyük taşın arasında tutuşturdu. Tenekeyi suyla doldurdu, üç taşın üzerine yerleştirdi. Bir müddet sonra soyundu, bir konserve kutusuyla başından aşağı bol bol su dökmeye başladı. Sabunlu kıvırcık saçlarından buğular yükseldi. Yıkandıktan sonra çırılçıplak bir kayanın üzerinde oturarak güneşlendi…,” (Tohum, s.17)

 

 

Bu dönemde İ.Kaypakkaya ve yoldaşları hakkında hiçbir şey duymamıştım. Ancak 1974 yılında “ser verip sır vermeyen” efsanenin kahramanını duydum ve hakkında her geçen gün bilgi sahibi olmaya başladım. Muzaffer Oruçoğlu’nun Tohum romanını okurken, o dönemde duyduklarım, gördüklerim ve de yaşadıklarımla çakıştığından olacak bana oldukça gerçekçi gelmişti. Eksikleri, hataları yok muydu? Elbette vardır ama bunlar o zaman, sözü edilmeye değmeyecek kadar küçük gelmişti, bana. Hatta bu eksiklikler de dahil romanı değerlendirmek istemiştim. Yazamadım bir türlü ama eğer yazabilseydim olumlu şeyler yazacağımı düşünüyorum.

Dersim adlı romanı ise, Tohum’dan bir süre sonra okumuştum. Tohum’da kendisini, arkadaşlarını, örgütünü anlatmıştı. Sait Çiya’nın bir yazısında doğru tespit ettiği gibi Dersim’i teğet geçmişti. Ve biz, Muzo’nun eski sempatizanları olarak artık, O’nun 72’de taktığı gözlüklerle Dersim’e bakmıyorduk. Dolayısı ile Dersim’de yazılanlara daha eleştirel, daha hassas yaklaşıyordum. Hatta Seyit Rıza için bir cümlesinde uyuklamak anlamında geçen “Seyidin kellesi düştü” şeklindeki ifadesini, Seyit Hüseyin’e yaptığı benzetmeyi bir saygısızlık olarak yorumlamıştım. Buna benzer küçümseyici, edebi olmayan ifadeler, değerlendirmeler vardı ve bunlar şüphesiz ki yazarın eksi hanesine yazılacaktı.

Bütünü açısından söylemek gerekirse, roman, Dersimlileri yeren, alçaltan değil, yücelten bir içeriğe sahiptir. Genel anlamda Dersimlilere karşı, Dersim’in değerlerine karşı bir hakaret, bir aşağılama, bir düşmanlık söz konusu değildir. Tersine, Dersimlilere değer veren bir yaklaşım söz konusudur. Ama bunun yanında gerektiğinde eleştiren, kritize eden bir durum da var. Neden olmasın ki? İnsan sevdiklerini pekala uyarır, eleştirir. Gerektiğinde oldukça sert de eleştirebilir. Eğer hata yapmasını istemiyorsa, eğer hatasının düzeltilmesini istiyorsa tabii ki eleştirir. Bunun içindir ki, ‘dost acı söyler, ama doğruyu söyler’ diye bir deyim bile vardır. Asıl, yazarın öğrendiği, tanık olduğu olayları, yaşamı değerlendirmemesi bir eksiklik olurdu. Mesela, bugün hala tuvalet yerine doğrudan doğayı kullanan, banyo yerine ahırda ısıttığı su ile yıkanan insanların yaşam felsefesini bazen nükteli bir dille, bazen de iğneleyerek dile getirmek neden Dersimlilere hakaret olsun? Bu ve benzeri konularda yaşanmış  birçok örnek olduğu gibi, bunları dile getiren bir çok fıkra da yine halk tarafından üretilmiştir. Muzo’nun Dersimliye ilişkin bazı yansıtmaları, ayının yavrusunu sevmesine benzetilebilir. Evet ama ayının yavrusunu sevmediğini kim iddia edebilir ki? 

Romanın tümüyle belgesel olduğunu söylemek oldukça zor. Yazıldığı dönemde, Dersim 37/38’e dair hem bugünkü bilgiler mevcut değildi ve hem de yazarın kendisinin henüz gereken yetkinliğe erişmediği kanısındayım. Her ne kadar arşivlerden, belgelerden yararlansa da olaylara tümüyle vakıf olan bir yakalşımdan söz edilemez. Eğer, bugün yazsaydı daha farklı şeyler, daha tam şeyler yazabilirdi, diye düşünüyorum. Veya romanını yeniden bir gözden geçirse, eksik ve hatalarını kendisi de görebilir, kanısını taşıyorum. Mesela ‘DERSİM VE BİZ’ adlı makalesinde bunun ipuçları görülebilir. (“Herkesin Bildiği Sir: Dersim”, Şükrü Aslan). Yazar veya yazamaz, bu ayrı bir konu ama Dersim 38’e ilişkin nesnel bilinç, son bir kaç yılda oluştu. Bugün bile daha tam olduğu söylenemez. Daha düne kadar Dersim 37/38’i Nuri Dersimi’den öğrendiklerimizle savunduğumuzu unutmayalım. Seyit Rıza’nın ailesinden ve yakınlarından otuz kişinin katledildiği kafilede toplam otuzaltı kişi bulunurken ve çatışma yaşanmazken, N.Dersimi ‘Kozluca Muharebesi’ dediği ‘bin kadar savaşçı’dan ve ‘harp’ten bahsetmekteydi ve nerdeyse bunu bugüne kadar bilince çıkaran yok gibi.

Romanda yaşanmışlık ile kurgu içiçe geçmiş bir ruh halini yansıtmaktadır. Bu ruh hali ile olacak ki, ‘Temel İçgüdü’ filmini aratmayan bazı cinsellik fantazileri anlatılmıştır. Bunlar, Dersim gerçekliği içinde değerlendirildiğinde ‘ayrık’ kalıyordu. Gönül ister ki, bu fantaziler yerine yaşanmış gerçekler anlatılmalıydı. Besa Şia gibi silahşörlerin, çocuğunu boğan kadının, kendini zindandan atan genç kadın ve kızların öykülerini pekala anlatabilirdi. Üstelik o dönemde, romanın kahramanları olabilecek, olayları yaşayan birçok isimsiz veya gerçek kahraman hala yaşıyordu. M.Oruçoğlu bunların bir kısmı ile de tanışmıştır. Örneğin, daha sonraki bir yazısında ‘Qemo Sur’ yerine ‘Kemo Sur’ olarak redakte ettiği ‘Kırmızı Kamer’le tanışmasını, O’nun değerlendirmeleri karşısında nasıl “mumyalanıp kilden tabuta konmuş” gibi olduğunu yazmaktadır. Kemal Burkay, bu yaşayan abidelerin yaşadıklarını kaydedemediği için bugün hayıflanırken, M.Oruçoğlu’nun da o dönemde bunların değerlerinin bilincinde olduğu söylenemez.

 

 

 

»Seyit, askerlerin arasında binaya sokuldu. Lüks lambasının aydınlığında parlayan mihver ve namlu kalabalığıyla karşılaştı. Pencereye yakın bir köşeye götürüldü. Namluların arasından baktığında, karşı köşede bekleyen oğlunun sararmış benziyle karşılaştı. Yıkıcı bir acı ve çaresizlik duygusuyla, kendisini kuşatan silahlı, tıfıl yüzlere bakındı. ‘Ne yapalım ihtiyar, emir kuluyuz, elimizden bir şey gelmiyor’ diyen bakışlara sığındı. Dikliğini ve korkusuz görünümünü bozmadan, İhsan Bey’e çevirdi bakışlarını, “Sizden bir isteğim var efendi hazretleri,” dedi; “Beni oğlumdan önce asın.”«

 

Ama tüm eksikliklerine, hatalarına rağmen M.Oruçoğlu’nun Dersim’e yaklaşımı dostçadır, kritikleri, değerlendirmeleri olmasını istemediği yanlara yöneltilmiştir; bir nevi otokritiktir, kendini eleştirmedir, yazdıkları. Hal böyle iken bazılarının kalkıp M.Oruçoğlu’nu Dersim’e, Dersim kadınına hakaret etmekle suçlayıp, ‘Dersim düşmanı’ ilan etmelerini anlayamıyorum. Bu tip suçlamalar gerçekte ilkel bir mantığın tezahürleridir. Bu yaklaşımlar, eleştiri değil; doğrudan doğruya hakarettir, küfürdür. İlkelliğin, yobazlığın, cehaletin yansımalarıdır.     

Roman ile Gerçek arasındaki ayrım

Sanıyorum, M.Oruçoğlu’nu eleştirenlerin en önemli yanılgısı roman ile gerçek arasındaki ayrıma yeterince dikkat etmemeleridir. Bu romanın kısmi belgesel bir yanı olsa da esas itibari ile tarihsel olaylara temas eden romantik ve sürrealist bir tarza sahip olmasıdır. Olayların ve kahramanların bir kısmı gerçek ve tarihsel kişilikler olsa da çoğu kurgu ve hayalidir. Örneğin Yavan tamamen hayali bir kişiliktir, cinsellik sahneleri tamamen kurgudur, fantazidir. Buradan kalkılarak Dersim’e, Dersim önderlerine, Dersim kadınına hakaret edildiği eleştirileri tamamen zorlamadır. Bu zorlamalar, gerçeği yansıtmamaktadırlar. Yavan gibi bir Dersim kahramanı olmadığı gibi, o tiplemeden yola çıkılarak eleştiri yürütmek de boş ve abesle iştigaldir. Burada unutulmaması gereken nokta, roman ile tarih yazımının birbirine karıştırılmasıdır. M.Oruçoğlu, tarihsel kişilikleri yazarken, eleştiri konusu olan cinsel fantezileriden bahsetmiyor. O, arada çeşni yaparken, yarattığı hayali kahramanlarına bu maceraları yaşatıyor. İyi mi yapmıştır? Evet, diyemiyorum ama bunun adı romandır.

M. Oruçoğlu’nun hayali kahramanlar vasıtasıyla Dersim kadınına hakaret ettiğini iddia edenler, neden, gerçekte Dersim inancına, Dersim onuruna hakeret edenleri göremiyor?

Türk Jandarma Genel komutanlığının Dersim adlı raporunda veya Albay Nazmi Sevgen’de açık iftiralar söz konusu iken, kaç Dersimli bunları konu edinmiş ve eleştirmiştir?

“Oynaş ve gündüzlü tutmak demek, haftanın bir gününü sevdiği bir erkekle geçirmek, Kızılbaş kadınının hakkıdır. İşte buna oynaş tutmak derler. … Kadının bu hareketi,… Kızılbaşlarca günah sayılmaz” (JGKR Dersim: s. 39/1998; N.Sevgen, Zazalar ve Kızılbaşlar, s.206/1999).

Tarihsel olaylara yaklaşım

Tarihsel olaylara yaklaşımda eleştirilmek istenen bir bakış açısı mıdır yoksa hata ve eksikler midir? Eleştirenlerin böyle bir ayrıma gitmedikleri görülüyor. Oysa bu belirleyici bir noktadır. Eleştiri konusu yaptığımız yazarın bakış açısı, Dersim düşmanlığı mıdır yoksa yeterli doğru bilginin yoksunluğundan kaynaklanan eksiklik ve hatalar mıdır? Ben M. Oruçoğlu’nun Dersim düşmanlığı temelinde bir yaklaşıma sahip olduğu kanısında değilim. Bu konuda yanlış diyebileceğim yaklaşımı, yeterli bilgiye sahip olamamaktan kaynaklanmaktadır. Mesela Seyit Rıza’nın yanında “bin savaşçı’nın bulunmasından bahsetmesi gibi. Ama bu yalan, M. Oruçoğlu’na ait değildir. Oruçoğlu’nun buradaki hatası, M.Nuri Dersimi’nin uydurduğu yalana inanmış olması ve bunun üzerinden yorum yapmasıdır. Doğal olarak bu durum hatalı bir yaklaşımdır ve eleştirilmelidir. Ama buradan kalkılarak M.Oruçoğlu’nu devletin saldırısına “mazeret yaratmak“la suçlamak, bir abartmadır. Olsa olsa bu yaratılmış bir mazereti körü kürüne savunmakta ısrar etmek olarak değerlendirilebilir.  

Bu eleştiriyi yapan sayın M. Gülmez, Seyit Rıza’yı temel konu edinen bir kitap yazmıştır. Peki madem böyle bir iddia devletin saldırısına ‘mazeret‘ oluyor, bu konuda koca bir kitap yazan sen, neden Çolikzade Nuri’nin uydurduğu bu yalana işaret etmedin? Dahası var. Seyit Rıza-General A. Alpdoğan görüşmesini yazmayı neden es geçtin? Bu, bir kitapta yazılmayacak kadar basit bir konumuydu?  Ya da somut bilgi ve belgeler orta yerde dururken, Demenan aşiret lideri Arekiyeli Cebrail Ağa’nın (Cıvrayıl Ağayê Arekiye) idam edildiği iddiasını neden uydurdun? Ve yahut da kitabının sonuna eklediğin resimlerden Raybero Qop’un resmini neden ‘Seit Rıza’nın oğlu Baba‘ diye lanse ettin? Oysa bu resmi  ilk yayınlayanlardan biri olan Berhem (1993/5) ve daha sonra Karerli Mehmet Efendi’nin anılarında (s.418) Şahan Ağa ile beraber görünen kişinin Raybero Qop olduğu yazılıdır.

http://dersimzazaplatformu.de.tl/Galeri-.-~-.-Resmi-/pic-1000055.htm

Görüldüğü gibi bunlar hatadır, eksikliktir ve insan hata yapabilir. Belki, objektif olarak sonuç değişmez, yanlış yanlıştır ama kişinin niyetinin de önemli olduğunu sanıyorum. Kişi, iyi niyetli ise hatasını gördüğünde kabullenir. Şimdi bu durumdan kalkılarak biri sana, -senin deyiminle- bu ‘yalan‘ları neden uydurdun diye sorsa, uygun düşer mi?

Çok az eleştiri kendi adları ya da makul mahlaslar ile yazılmıştır. Yazılanların ezici çoğunluğu eleştiri değil, küfür ve hakarettir. Kullanılan dil duygusal, küfürbaz ve lümpencedir. Sahte ve uyduruk adlarla yazanların ciddiye alınacak bir yanları yoktur, elbette. Ancak ciddi insanlar, ciddi şeyler yazabilir. Kendi adlarıyla veya makul mahlaslarla eleştiride bulunanların durumu ise hoşgörü ile karşılanabilir, katılsak da katılmasak da düşünceleri kendilerini bağlar ve herkes medeni sınırlar içerisinde düşüncelerini açıklama özgürlüğüne sahiptir. Fakat, kendi adı ile de yazılsa, ölçüyü kaçırmamak gerekiyor.

Sayın M. Gülmez, bir kaç denemeden sonra son yazdığı yazılardan biri olan “Beynindeki İğrençlikleri Dersimlilere Yakıştıran M.Oruçoğlu’na Sesiz Kalanlara”başlıklı yazısında bu ölçüyü iyice kaçırmış. “Atalarınıza nenelerinize, halalarınıza, teyzelerinize bebelerinize, Pirlerinize bunca iğrenç küfürleri anlamadınızmı?“ diye sorduktan sonra, “İçinizden biri …, şu porno kurgucusunun yüzüne bir tükürük atamazmı?” diye vaaz veriyor ve sonra bu görevi “Dewres Mılız ocağından Ali banın oğlu Süleyman”a vasiyette bulunuyor! Bağnazca bir yaklaşım. Ama bu görevi neden kendisinin yerine getiremeyeceğini açıklayamamış; açıklayamaz da!

Bakın, devamında bu bağnazlık nasıl dile getiriliyor?  “Porno Yaratıcısı Muzzaffer, Burada Alevilerin inançsal söylemlerinide ‘Yavan Dede’ dediği kahramanının diliyle sapık arzularla karıştırarak aşağılıyor, çirkinleştiriyor.“ Alevilerin, özel olarak da Dersimlilerin anlamadıkları yarı Türkçe yarı Arapça bir çok duayi, papağan gibi tekrarladıklarını kim inkar edebilir? ‘Ehlibeyt-evladı’dır diye beşikteki çocuğun elinin öpülmesini kim inkar edebilir? İçine tükürdükleri, ayaklarını yıkattıkları suyu, şifalıdır diye insanlara içiren ‘baba’ veya ‘dede’lerin varlığını kim inkar edebilir? Dersim’de eşkiyalık veya milislik yapmış ‘dede’ler yok mudur? Yavan’a ‘dede’ demek, Alevilik inancına, onların ‘inançsal söylemleri’ne hakaret oluyor da, insanın insandan üstünlüğünü veya kutsallığını savunan ilkel zihniyet yobazlık ve bağnazlık olmuyor mu? Ayrıca ehlibeyt soyundan da olsa, kişilerin hatasının ortaya konması neden dedelere veya Alevi inancına hakaret olsun?

“Çhemê Sey Mamudano (Sey Mamudan çayıdır)

Lemın heniyo (Ah, çeşmedir)

Piro, çı kota ra mı dıme (Piro, neden arkama düşmüşsün)

Mal u gayê to mı ver niyo (malın, -mülkün-öküzlerin önümde değil)

Çıralğo ke mı do be to (Sana verdiğim çıralık)

Çıralığê raa Heqiyo.” (Tanrı yoluna verdiğim çıralıktır).

(Zilfi, Çhemê Sey Mamudano, Dersim Türküleri; Tayê Lawıkê Dersımi)

Sayın M.Gülmez’in anlayışına göre, “dede” olmayacak kadar sapık olan roman kahramanı Yavan’ın Cılsur’u baştan çıkarması, Cino’nun ‘havasını’ alması veya kadın ticareti yapmaya soyunmuş Kortık Kazo’nun kadınları ile ‘aşk’ yaşamaya kalkışması, Dersim kadınına hakaretmiş! Sayın M.Gülmez burada ne demek istiyor? Tertele ortamında “kadın ticareti” yapılmadığını mı söylemek istiyor, Kortık Kazo gibi bir kadın tüccarının Dersimli olamayacağını mı anlatmak istiyor? Yoksa bütün bunlar gerçek de, bunların dile getirilmesi mi yanlış oluyor? Dersim’de tecavüze uğramamak için veya uğradıktan sonra kendini kayalardan atan, nehire atan genç kadın ve kızların olduğunu kimse inkar edemez. Ama örneğin bir tecavüz sahnesi, romanda dile getirilirse, neden bu Dersim kadınına hakaret olsun? Veya neden pornoculuk olsun? Diğer yandan cinsellik insanın, canlının doğasında vardır. Bu durum farklı şekillerde dile getirilebilir. Roman da bu farklı anlatım tarzlarından birine tekabül ediyor. Sayın M.Gülmez burada açıkça namusçuluk oynuyor. Hayali kahramanların, hayali aşklarının namus bekçiliğini! Sayın M.Gülmez’in daha bir çok iddiası var. Lakin, bunları tek tek yorumlamaya değer bulmuyorum. On yıl önce dile getirmiş olduğu yaklaşım daha makuldü. Sayın M.Gülmez’in buğün dile getirdikleri, ‘akıl yaşta değil, baştadır’ özdeyişinin ispatı olarak değerlendirilebilir.

Bu yazıyı sayın M.Gülmez’e cevap vermek üzere kaleme almamıştım. Yapılan tartışmalara katkı olsun niyetindeydim. Ancak, sayın M.Gülmez’in konu ile ilgili israrlı yaklaşımlarına değinmeden de geçilemezdi. Yine de konuyu sayın M.Gülmez’in yaklaşımları ile sınırlamak niyetinde değilim. Geçerken şunları da eklemek istiyorum: Sayın M.Gülmez açıkça populizm yapıyor. Tribünlere oynuyor. Yazdıkları çala-kalem, birbirinin tekrarı ve çoğu yerde ne dediği de anlaşılmıyor. “… Muzafer Oruçoğlu’nun beyninin pornosunun ürünleri…” Cümleye bakın!Bunun anlamı, M.Oruçoğlu’nun yazdıkları beyninin ürünleri değil de ‘beyninin pornosonun ürünleri’ imiş! Ayrıca yazdıkları sadece çala-kalem de değil, imla ve anlam hataları ile dolu. Bireyselleştirmeden belirtmeliyim ki, böyle yazanların yaklaşımını okuyucuya saygısızlık olarak değerlendirmek gerekir. Sayın M.Gülmez ve aynı zihniyet sahiplerinin yaptıkları şey, gündem saptırmak, kendilerince gündem yaratmak ve nihayet boş şeyler ile uğraşmaktan başka bir anlama gelmez? Sizin başka işiniz, gücünüz yok mu? Madem bu kadar maharetlisiniz, siz neden yazamıyorsunuz? Hakaretlerle yetinmeyen sayın M.Gülmez, son yazısında M.Oruçoğlu hakkında bir de “P Y M” diye bir şifre kullanmış. Ben, müneccim değilim sayın M.Gülmez, senin beyninin ürünlerini çözmekte zorlanıyorum. Anlamını açıklasan da öğrensek!  

Muzaffer Oruçoğlu’na yönelik eleştirilerin mahiyeti

M.Oruçoğlu’nu Dersim düşmanı ilan edenler, tutarlı hiç bir gerekçe öne sürememektedirler. Pornoculuk yapmakla, Dersim kadınının onurunu rencide etmekle vs ile suçlamaktadırlar. Bazıları açıkça namusçuluk oynuyor. Bazıları da mezhepçilik yapıyor. Daha doğrusu, namusçuluk oynayanların zihniyetlerinin arka planında yatan gerçek, mezhepçiliktir. Bu durum, çok farklı şekillerde sırıtabiliyor. Bu eleştirilerin çok da ciddiye alınacak tarafı yoktur.

M.Oruçoğlu’nun Dersim ile ilgili romanlarına, ilk yazılı eleştirilerden biri, 28.02.1998 tarihinde HDV tarafından yapılmıştı. Burada kullanılan dil, yapılan eleştiriler oldukça makuldur. Söylenenlerden, öz olarak her şey anlaşılıyor. Daha fazla dallandırıp budaklamaya da gerek yoktur. Ancak bu eleştiriyi yapan arkadaşlar, HDV yerine kendi imzaları ile eleştiri yapabilseler, daha şık olur. Kurumları bu tip yaklaşımlara alet etmemek gerekir. Eleştiriler, yaklaşımlar haklı veya haksız, doğru veya yanlış olabilir. Bunlar, kişileri bağlamalı, kurumları veya toplumları değil. Sorumluluk kişilerden çıkıp kurumlara veya toplumlara bindiğinde, sonuçları çok daha ağır olur. Öte yandan birey olmak, özgür olabilmek, özgür düşünebilmek ve sorumluluk sahibi olabilmektir.

Soykırım konusunun işlendiği, yazıldığı bir romanda cinsellik konuları işlenir mi? Bu soruya doğru cevap verebilmek öncelikle için şu sorunun cevaplandırılması gerekir: Soykırım yapıldığı bir ortamda, cinsellik yaşanıyor mu? Evet, yaşamın sürdüğü yer yerde cinsellik yaşanmaktadır. Nitekim, olayları bizzat yaşamış tanık anlatımlarına baktığımızda cinselliğin sürdüğü anlaşılmaktadır. Bu durumda soykırımın işlendiği bir romanda cinsellik işlenmez diye bir kural konamaz. Ancak, soykırımın işlendiği bir romanda cinsellik konularının çok daha dikkatli bir dille işlenmesi gerektiği ortadadır. Bu noktada sevgili Berfin Jêle’nin “Dersim, Resmi Görüş ve Muzaffer Oruçoğlu” adlı makalesinde dile getirdiği bazı haklı eleştiriler var. Bunların bir kısmına ben de işaret etmeye çalıştım. Örneğin, “yazdıklarıyla Dersim katliamını –doğrusu soykırımını- hafife almıştır” tespiti yerindedir. Ancak, eleştirilerinin oldukça duygusal ve tepkisel olduğunu da belirtmeliyim. Bu tepki, M.Oruçoğlu’nun bir Dersim Müzesi oluşturulmalı hakkındaki düşüncesi noktasında doruğa ulaşmış. Sevgili Berfin, henüz dereyi görmeden paçaları sıvamış bile. Muzo’nun sergileyeceği seksi resimlerle, Dersim kadınını ‘hafif’ göstereceğini düşünmüş olmalı ki, aman bizden uzak gitsin diyor; taa, Kars’a kadar! Fakat ben, sadece acele etmediğini aynı zamanda da önyargılı yaklaştığı kanısındayım. Önce, öneriyi okumalı, kendisinin de aynı şeyleri düşündüğünü görecektir.

http://www.muzafferorucoglu.com/articles-detail.php?lng=tr&cid=195

 

M. Oruçoğlun’nun eleştirilere yaklaşımı

M. Oruçoğlu, HDV’na gönderdiği cevapda savunma pozisyonu almış. Bence, bu pozisyon sağlam ve güvenilir değil. Eleştiri konusu olan temel şey, özgür yazıma karşı olmak şeklinde anlaşılmamalıdır. Kimsenin “geleneği, katı klasik töreyi ve de devleti karşıma almadan roman yazamam ben” şekindeki tespite de bir diyeceği olacağını sanmıyorum. Ancak, M. Oruçoğlu’nun ve diğer duyarlı insanların Dersim ve Dersim Soykırımı hakkında yazarken, daha dikkatli olmaları gereken noktalar var. Tekrarlamak pahasına da olsa bunları kısaca belirtmek gerekirse:

Birincisi, M. Oruçoğlu, hala Dersim Sokırımı sürecinde yaşananlara vakıf değildir. Seyit Rıza’nın yanında bin kişilik değil, yüz kişilik bir savaşçı grubu olsaydı, Dersimi Türk ordusuna mezar yapması işten bile değildi. Aslında, kendi tecrübelerinden de bunu öğrenmesi gerekirdi. Seyit Rıza’nın yanında, savaşçı bile denemeyecek iki, üç kişiden oluşan hizmetkarlarının, köyünü terketmek zorunda kaldığı günlerde, uçaklar başta olmak üzere saldırıları nasıl püskürttükleri biliniyor. M.Oruçoğlu, yanılgısını kabul edeceği yerde, hala, bu yalanı ben uydurmadım, Dersimli Nuri’den ödünç aldım diye savunma yapmaktadır. Üstelik, Seyit Rıza’nın esasında ‘silahsız’ olduğunu hala kavrayamamış ki, silahlı olmak, şaki olmak mı diye itiraz ediyor. Hayır, tabii ki değil ama Seyit Rıza ne silahlıydı ve ne de silahlanmak, ayrı bir devlet kurmak gibi bir yaklaşıma sahipti. (Belki de en büyük hatası, burada yatmaktadır ama bu ayrıca tartışılacak bir konudur). O’nun bütün ütopyası, bulunduğu topraklarda özgür yaşamaktı. Onun içindir ki, A.Alpdoğan 1936’da hem doğrudan kendisine ve hem de oğlu Şeyh Hasan vasıtasıyla Elazığ’da büyük bir arazi teklif ettiğinde, S. Rıza ben, yerimden memnunum diyerek, elinin tersi ile red etmiştir. Dersim 38’de direnen silahlı gruplar çok azdır. Bunlardan Şahin Bey’in (Saan Ağa) grubu 37’de devre dışı bırakıldıktan sonra, yalnızca Demenanlılardan bir kaç savaşçı kalmıştır ki, bunların mücadelelerinin teferruatları son yıllarda ortaya çıktı. Yani demem o ki, Dersim 37/38 direnişi bir silahlı kalkışma değil, saldırılara karşı esas olarak direnme şeklinde süren zorunlu ve meşru bir savunmadır.

İkincisi, Dersim Soykırımına dair o kadar acılarımız, kederlerimiz varken ve henüz gerçekler bütün çıplaklığı ile ortaya serilmemişken ve serilenler de görmezlikten gelinirken, M. Oruçoğlu’nun fantazilerle Dersim’i anlatmaya kalkışması, bize ağır gelmektedir. Bu durumda oluşan tepkileri doğal karşılamak gerekir. Çünkü, fantazilere sıra gelinceye kadar Dersim’in anlatılması gereken o kadar çok gerçeği var ki. Mesela ihaneti mi anlatmak istersin? Al sana Raybero Qop, Alişer’in katili Zeynelê Ali ve Efendi, Şahin’in katili Pırço’nun oğlu Xıdır, Sılo Fıstan, vd. Kahramanları mı anlatmak istiyorsun?  Hesê Gewe, Sılo Phıt, İvisê Sey Khali, Qopo, Besa Şia(y)e, vd. Aşiret kavgaları, sürgün öyküleri, kayıp çocukların öyküleri, vs, vs. Bunlar ortaya konduktan sonra sıra diğerlerine gelir. Mesela Seyit Rıza’nın oğlu Baba İbrahim ile Raybero Qop arasındaki rekabet, aynı kadına karşı beslenen duygular ve gelişen olaylar neticesinde Baba İbrahim’in kadını silahla öldürmesi ve sonra da kendisinin Raybero Qop’un tezgahladığı tuzağa düşerek Qırğanlı Mehmet Ağa tarafından öldürülmesi başlı başına bir roman oluşturacak kadar zengin materyale sahiptir. Bu rekabet, tam da M.Oruçoğlu’nun alanına giren bir romanı yazdırabilir, insana. Muzaffer, hala da geç kalmış sayılmaz!

Evet, M.Oruçoğlu, belki değil, kesinlikle daha iyi bir roman yazılabilirdi. Bir gün bunu yapacak olanlar da çıkacaktır. Hata ve eksikliklerin eleştirilmesi de iyidir, yapılmalıdır da ama ölçüyü kaçırmamak şartıyla. Dost ile düşmanı ayırt etmek, eleştiri ile hakareti birbirine karıştırmamak gerekir.

M.Oruçoğlu, her hangi bir Dersimli kadar Dersimlidir. O’na Dersim’e dair yazamazsın diyenler, ilkelliği ifade ediyor. Dersim’in dostlara ihtiyacı vardır ve Muzaffer bunların başında gelenlerden biridir. ‘Dersimlinin Dersimliden başka dostu yoktur’ söylemi, ucuz bir söylemdir, dahası kopyacılıktır.

Çok atıp tutanlar, hodri meydan, siz de yazın da görelim, demek geçiyor içimden.

25.12.10

M. Hayaloğlu

Kalıcı Bağlantı 1 Yorum

Oruçoğlunun Dersim Romanı

Aralık 24, 2010 at 12:54 pm (Aktüel_Güncel)

 

 

 

Dr. Daimi Cengiz

 

30.12.2010

 

Aşağıdaki eleştiri, Evrensel Kültür dergisinin 1998 Şubat ayındaki 54. Sayısında yayınlanmıştır. Konunun şu günlerde gündeme tekrar gelmesi nedeniyle, tarafımızdan gözden geçirilip yeniden yayınlanması uygun görülmüştür.   

 

 1998de yazılan bir eleştiri:

 

 

 

ORUÇOĞLU’NUN “DERSİM” ROMANI ÜZERİNE

 

1997 Mayıs ayında Babek Yayınları tarafından Muzaffer Oruçoğlu’nun “Dersim” adlı romanı yayınlandı. Kitabın girişine “Romanın yazımını, verdikleri zengin bilgilerle adeta gerçekleştiren Dersimli ihtiyarlara teşekkür ederim” notunu görüyoruz.

1973 yılına doğru, yaklaşık bir yıl Dersim’de bulunmuş olan Oruçoğlu’nu, siyasal nedenlerle Dersim’e yakın duran biri olarak tanırız.

Aslen Karslı olan ve yurtdışında yaşayan yazar, her ne kadar “Dersimli ihtiyarların zengin bilgisinden” yararlandığını ifade ediyorsa da romanın kurgusunu; Dersim hakkında yazılmış ve ancak bir elin parmağı kadar olan kitap ve dergi yazılarından, yurtdışında yaşayan sınırlı ikinci kuşak ihtiyar delikanlılardan ve mülteci gençlerden temin ettiği eksik ve yanlış bilgiler üzerine oturttuğunu görmek mümkündür.

Tarihi, kültürü ve kimliği hakkındaki yayınların kısıtlı olduğu, yakın tarihi ise çoğunlukla sözlü kaynaklarda saklı olan Dersim’in tarihi romanını yazmak, uzun soluklu çabayı gerektirir. Hele Dersim’e ulusal, inançsal, coğrafi ve kültürel yakınlığı olmayan bir yazarın kaleminden çıkıyorsa, hassasiyet gerekliliği ve zorluk ikiye katlanır. Doğrudan olay mahalline gidilmezse; doğru, güvenilir, olaya vakıf kaynak kişilere erişilmezse gerçeğin ip gibi elden kaçması pekala mümkündür. Eksik ve yanlış bilgiler, kabul edilemez hayal ve fantezilere davetiye çıkarır. Bu da romanın şişirme dolgu malzemeye dayanmasına yol açar.

Pek çok canlı tanığı hala yaşayan (1998) Dersim katliamının romanını yazmak; sözlü kaynaklara yönelik ciddi derlemeyi, Dersim üzerine araştırması olan kişilerden yeterli desteği, Dersim bibliyografyasını kısmen taramayı ve bunun yanı sıra Dersim’in yakın tarihi, kültürel-inançsal kimliği, sosyolojik yapısı, mitolojisi, adet ve töresi ile coğrafyası hakkında asgari derecede bilgilenmeyi gerektirir.  Aksi halde romanda kişiler Türk gibi konuşturulur, düşündürülür ve imgelemde bulundurulur. Yer ve zaman kavramı bulanır, kişiler yapaylaşır.

Ezilen ulusun gelecek nesli, eksik ve yanlış bilgiler içeren, abartılı fanteziye boğulmuş romanlarda, tarihi gerçeği öğrenme şansını ne kadar yakalayabilir?

 

                                                   ***

Roman hayali kahraman Yavan ekseninde, yine hayali Demenanlı bilge  Mırto, bilinen yöre cerrahı Mıste Sılıç başta olmak üzere birkaç Demenan, Bahtiyar, Koçuşağı Aşireti savaşçıları ile Seyit Rıza Ailesi etrafında örülmüştür.

Oruçoğlu’nun katırlarla ve yedi savaş mağduru kadınla cinsel birleşmede bulundurduğu hayali kahramanı Yavan; dağa sebepsiz çıkan eşkıya iken, dağdan inip kah Osmanlı ordusunda Arap çöllerinde savaşan, kah Koçgiri Harekatında Topal Osman çetesine esir düşüp kaçan, Şıh Sait kuvvetlerine karşı devlet saflarında vuruşan, tekrar Tujik dağına sığınıp Seyit Rıza ve Alişer ile buluşan ve Seyit Rıza’nın elçisi olarak Kırganlı Şatoğlu ile görüşmeye gidendir!..

Dersim harekatında kendisine Koçanlılarca düşürülen(!) uçak fatura edilen, Hozat askeri karargahında kelleyi kaptırmak üzere iken ajanlığı kabul edip sıvışan, her safhada Seyit Rıza ile beraber olan, katırın sırtında aşılmaz dağları aşan, girilmez mekanları aralayan, Seyit Rıza’nın yakalanmasında Erzincan’da, mahkeme ve idamı sırasında Harput’ta olan, savaşın bütün cepheleri ve kişileri ile buluşan, savaş mağduru kadınları birer ikişer mağaraya kapatıp cinselliğini tatmin eden ve şansı hep yaver giden kahraman!..

Korkakken, Dersimli gözde savaşçıları atlatıp cesur olduğunu kanıtlayan, devlet güçlerini hep kandırıp istihbarat görevini başarıyla ifa ettiğine inandıran, aşiretlerin kendisinin başarılı istihbaratına bağlayarak devleti atlatan, başarılarını hep rastlantılara borçlu olan kahraman!..

Zayıf karakteri ve inanılmaz rastlantılar sonucu hep hayatta kalmayı başarmış(!) olan tanık kahramanın serüveni, okuyucunun nezdinde romanın kişiliğini zayıflatmakta ve güvenilirliğini yitirmektedir.

Yazar, romanını Ali Boğazı, Laç Deresi, Bahtiyar aşiret bölgesi ile Düzgün Baba dağı v.d. mıntıkada merkezi koordinasyondan yoksun, yerel sınırlı aşiret güçlerinin devlete karşı mukavemetini romana ve Dersim tarihi gerçekliğine yaban kalan hayali YAVAN adlı kahramanın tanıklığında birleştirmiş. Saçma cinsel fanteziye boğularak sürükleyici kılmaya çalışmıştır.

Katliam öncesi bazı Dersim aşiretleri, devletin Dersim’e yönelik politikasını değerlendirmek için bir araya geliyorlar. Neticede her aşiretin kendi bölgesinde devletin uygulamalarına mukavemet göstermesi kararı alınıyor. Harekatın fiilen başlaması üzerine, aşiretler, güçleri oranında, merkezi yönlendirme olmaksızın direniyorlar. Kimi birkaç ay, kimi 38 katliamına kadar, az bir kuvvet ise 1942’lere kadar, zaman zaman vur kaç taktiğiyle ya da gizlenerek dağda kalmayı başarabiliyorlar.

Direnişin tarihi seyri böyle iken,  Oruçoğlu olmayanı olur kılarak, Ali Boğazı’ndaki Koç Uşağı aşireti ve Laç Deresi’ndeki Demenan savaşçılarını, Bahtiyar bölgesindeki Şahan’ı, Abasan mıntıkasındaki S. Rıza’yı ve Düzgün Dağındaki Kureşanlıları yer yer buluşturup direnişin Dersim genelinde koordineli olduğu izlenimini veriyor.

S.Rıza’nın kızı(1), torunu(2)  ve kayınbiraderi(3) ile yapılan ropörtajlarda görüleceği üzere S.Rıza iç ve dış tehlikelerden ötürü kendisini emniyette hissetmeyerek, aşiretine sitem edip, çoğu kadın ve çocuk olan, sayıları 35-40 kişiden oluşan aile çevresiyle Ovacık’ın Laçinan-Semkan bölgesine sığınır. Kaldıkları bölgede kuşatılan, kısmi mukavemetten sonra makineli tüfek ve el bombaları ile 35-40 kişisi topluca katledilen S.Rıza, bir iki korumasını alıp gece karanlığından istifade ederek kuşatmanın dışına çıkar. Aile efradının topluca katledildiğini, 2-3 gün sonra, onlarca km uzaklarda öğrenen S.Rıza büyük moral kaybı içindeyken talibi Canseli Bavu’nun öneri ve iknasıyla Ecem(Weli) ve Rıza’e Berti adlı yakınlarını yanına alıp Mercan boğazından Karasu üzerindeki Ali Çavuş köprüsünden Erzincan’a geçmek isterken yakalanır. Erzincan’a götürülen S.Rıza,  bir hafta içinde, Kemah üzerinden Harput’a götürülür ve babasının akıbetini öğrenmek için ardından Harput’a giden oğlu Hüseyin ve diğer Dersimli şahsiyetlerle beraber asılır.

Olayın gerçeğe en yakın anlatımı, olayın birinci elden tanıklarının açıklamalarında böyle iken, Oruçoğlu’nun romanında S.Rıza, bin kişi silahlı ve bin kişi de silahsız olmak üzere 2 bin kişilik kuvvete sahipmiş gibi gösterilir. Uçakların rol almadığı S.Rıza ailesi katliamında Oruçoğlu, romanında, uçak filosunu  kaldırıp Uzunmeşe mıntıkasını ve S.Rıza’nın binlerce(!) savaşçısını havadan bombalatır. Ardı sıra karşılıklı ölüm kalım, meydan muharebesi sahnelerini tasvir eder.

Daha sonra S.Rıza’yı, Keçelan aşiretinden Hüseyin Ağa ile buluşturur.  Yaş ve asaleten Hüseyin Ağa’yı gölgede bırakan S.Rıza, Oruçoğlu trafından bu buluşmada, Hüseyin Ağa’nın “Rızo, Rızo!” hitabına muhatap edilir. S.Rıza’yı bu diyalog ve güvenilirliği ile Hüseyin Ağa ikna edip Erzincan Valisi ile görüşmeye gönderir(!)

1937’de S.Rıza’nın konağı havadan bombalanır ve oğlu Hüseyin bu esnada kolundan yaralanır. Yazar, bu olayı, S.Rıza ailesinin katliamıyla birleştirerek Hüseyin’in, Hozat’a tedavi için giderken tutuklandığı şeklinde anlatır.

Romanda, yazarın mekan, yer ve kişiler ile ilgili yaptığı tahrifat saymakla bitecek gibi değildir. Batı Dersim’in Ali Çavuş köprüsü yerine Doğu Dersim’in Muti köprüsünde yakalatır S.Rıza’yı.. Yakalandığı andan itibaren S.Rıza’yı, bir daha hiç görmediği Tunceli’deki General Alpdoğan’ın Gazik’teki karargahına getirir. Ailesinin katledilişini kilometrelerce uzakta duyan S.Rıza’yı harp mahalline getirir ve gömülmesi gereken ölülerin başucunda “Bırakın, turna semahını bozmayın” diye konuşturur.

Gerçekte direnişin sivrilmiş önderleri yer yer farklı kişilerdir. Olayı başından sonuna kadar bütün cephelerde sürükleyen kahraman yoktur. Çok sayıda direnişçi ve kahraman vardır ama bunlar romana yansımamıştır. Bir çok aşiretten katliama uğrayan aileler, sürgüne gönderilenler ve onca kadın ve erkeğin akıllara durgunluk veren silahsız onur savaşından örnekler yer almıyor.

S.Rıza’ya ait bilgiler yalan ve yanlıştan ibarettir. 78 yaşında olan S.Rıza, kısmi önderlik rolüne sahiptir. Direnişi, merkezi olarak yönlendirme gücüne ve yaşına sahip değildir. Aşireti içinde bazı şahıslarla ve komşu aşiretlerden bazılarıyla husumeti olan S.Rıza’nın etki alanı, Batı Dersim’in bazı aşiretleriyle olan rehber-talip ilişkisi ve asaleten gelen manevi kişiliği dışında, sınırlıdır.

Yazar, daha da ileri giderek, 1915-17 Rus harbinde;  1903 doğumlu olan Kara Bese ile 1908 yılında ölen Çarekan aşireti lideri Haydar Bey’i diriltip buluşturarak, birlikte mevzilendirip savaştırma başarısını(!) da gösteriyor. Harput’taki mahkemede S.Rıza’ya, Kızılderili reisin mektubundan esinlenme ifade verdirtiyor. Dersimlilerce ölüm şekli bilinen Wuso Mozık’a, cinsel organını kesip ağzına verme saçmalığında bulunuyor.

Dağ taşın asker kaynadığı, insan kellesinin ucuz olduğu, asker korkusundan insanların çığlık atan bebeklerini boğduğu kıyam ortamında ayakbağı olan katıra, Oruçoğlu, vazgeçilmez taşıt rolünü veriyor. Dersim’de kışın altı ay ahırda bağlı kalan katırı, kışın lekan ile yol almanın bile mümkün olmadığı dağlara çıkarıyor. “Ayılar ininde” ve “dağlar kar altında iken” üç metre karla kaplı Laç deresinden Haydaran ve Pülümür dağlarına kadar katır sırtında 100 km.’lik yolu Yavan’a aldırtıyor!..

Güvenlik ve sükutun altın değerinde olduğu günlerde Laç deresinde köpek barındırıyor!.. Merkezi Dersim’deki köylerde yerleşik olan ve 3-5 günlük kısmi mukavemet dışında bu direnişte rolleri olmayan Yusufanları,  60 km. doğuda olan Nazımiye’nin Düzgün Dağı ve Zargovit’e sığındırıyor!. Laç deresindeki savaşçının ayağına, 80 km. uzaklıktaki Nazımiye’nin Gemıke dağını zoom yaparak getirtiyor!. Dersim’de askeri konuşlanmada olmayan 17. Piyade Alayını, 100 km. uzaklıktaki Pülümür Bağır Dağından, Haydaran ve Demenan bölgesine indiriyor. Masal ülkesinde yol almak ne güzel..

Bu güne değin enkazına bile rastlanılmayan ama romanda, Haydaranlı Wuse Tikmi’nin düşürdüğü iddia edilen uçak ile Koçuşağı savaşçılarınca düşürülüp de(!) Yavan’a fatura edilen uçağın, düş alemindeki kadar inandırıcılığı yoktur. Kulaktan dolma düşsel fantezilerin romana malzeme olması, romanın güvenilirliğini bir kez daha zedeliyor. Bildiğimiz kadarıyla düşen her hangi bir uçak yoktur.  

Oruçoğlu, Demenanlı olan Mıstan ve Kırt sülalelerini Demenan dışında gösteriyor; “Demler, Moslar ve Kırtlar” diye .. Yazarın Moslar dediği “Mosku” ezbeti, 1800’lerde Demenanlardan kopup 100 km. uzaklıktaki Doğu Dersim’in Nazımiye-Kıği ilçeleri sınır kesimindeki Maskan ve Tariye köylerine yerleşirler. ’38 Dersim direnişi, Demenanlar ve Laç deresiyle alakası kalmayan Mosku ezbetini Demenan bölgesindeki Laç Deresi ve Olte mağarasına yerleştirip, mevzilendirip savaştırıyor.

Romanda cerrah Mıste Sıliç, Laç Deresi’nde, Ali Boğazı’nda ve diğer Dersim bölgelerinde dolaştırılıyor. Katliam ortamının tek ve bilinen zayıf(!) cerrahı olarak gösteriliyor. Ünlü bir cerrah olmasına rağmen, cerrahlık alanı o kadar geniş değildir. Hozat’ta yaralıları tedavi eden Türk Tanerli cerrah Ali Baba, Pülümr’ün Aşkirek nahiyesinde ünlü cerrah Seycan ve diğerleri bu dönemin başvurulan cerrahlarından sadece bir kaçıdır.

Oruçoğlu, Dersim halk kültüründe olmayan deyim, atasözü, simge ve yakıştırmaları yer yer anlamsız kullanıyor. Örneğin; “Hızır ayaklarına ışık gücü versin”, “Fatmat’ül Zehra niyazına dönsün yükünüz” gibi temenniler…  Direnişçi aşiretlerin hepsi, Kırmanc(Zaza) aşireti olmasına  ve Kırdaşki(Kürtçe)   bilmemelerine rağmen, Demenanlara ve diğer savaşçılara, “Besé Reş”, “Cawreş”, “Bole Bızan”, “Boze revan”, “Gımişk”, “Direj” gibi Kürtçe sıfatlar yakıştırıyor ve Kürtçe dini tekerlemeler söyletiyor. “Sultan Sohak’ı” zikretmeleri “Cemşid’in kadehi” benzetmeleri gibi bir çok simge ve öğe Dersim halk kültürüne yabancıdır.

Yazar, dönemin yöresel geçim kaynaklarını, yiyeceklerini, üretilen nesnelerini dikkate almadığı için aynı coğrafyada, aynı tür hayvan besleyen aşiretlere komik besi görevleri verir. Örneğin; “Yusufan keçilerini, Suran danalarını, Alan koyunlarını, Pülümür öküzlerini, Kemah ineklerini… “ çalan Demenanlar…

Siverek’te koyun yününden dokunan keçeyi, kıl keçisinden astar dokuyan Pülümrlü Ano’ya dokutur(!). Demenanın Bor köyünde ve Pülümür’de üretilen geleneksel thoraq yerine Pertek Şavaq göçerlerinin ancak ürettikleri tulum peynirini üretir(!).

Romanda rastladığımız Zel Dağı efsanesi ise yörede, yaşamamıza, efsanelerini derlememize rağmen hiç duymadığımız türden. Yunan ve benzeri mitolojilerden alınıp romana monte edilen bu efsanenin, Dersim efsaneleriyle alakası yoktur; uyduruktur. Zel ise “döllenmek için, boğasını arayan kadın kılıklı inek” hiç değildir.

Kadının, kanlı külotunu keçinin boynuzuna asarak ordunun arasından geçişi”  inancı ile “ölü kadın bızırı toplamanın, cinselliği arttırdığı” inancı romanda geçen pek çok inanç gibi uyduruktur. Romanda geçen bir çok isim uydurma, bazıları ise 38 Dersimi döneminde kullanılmayan, yöreye yabancı isimlerdir: Cılsur, Awke, Esrafil, Cino, Yavan gibi…

Romanda sürgün ve katliam günlerinin Dersimiyle, geleneksel yaşama sıkı sıkıya bağlı Dersim insanının yaşam koşullarıyla, cinselliği, psikolojisi, etik değerleriyle asla bağdaşmayan fanteziler yer almaktadır.  Romana, kabul görmez, inandırıcı olmayan dozda enjekte edilen saçma hayal ve fantezi, tarihsel nesnelliği boğmaktadır.

Oruçoğlu romanında sürgün ve katliam ortamının, 1938 Dersiminin kapalı feodal yapısının insanı olan Yavan’ı “ temel içgüdü” filmine taş çıkartırcasına Ano kadınla cinsel birleştirmede bulunduruyor. “Şirin cehennem sıcağında, kadının bileğinden tuttu, ocağa götürdü, bacanın içine soktu. ‘her ayağını bir taşa bas Ano!’ dedi… Bacaklarını ayırarak her ayağını bir taşa bastı kadın… Kadının kollarını yukarı kaldıran Yavan, sallanan zincirlerle sıkı sıkıya bağladı… ‘yağmuru başlatın’ diyerek bacaya girdi. Kadını arkadan kucaklayıp ve kadın ‘Yaylandır, aşağıdan yukarıya yüklen. Harmanımı, savur beni Yavo!..’ dedi.”

Savaş mağduru Cılsur kadın ile Yavan’ın mağaradaki diğer bir birleşme sahnesi şöyledir; Mağarının zeminini yarım metre kalınlığında ateş külüyle döşeyen Cılsur kadın, “ocağa yakın yerde bir gövde kadar yer açtı”. Bu derin yerde külle örttüğü Yavan’ın “erkekliğinin külü yararak dikilişi karşısında… kadın… ağzından avucuna döktüğü çiğnenmiş kekik bulamacını apış arasına sürdü, ince ince oğuşturarak dişiliğine yedirdi… Diz çöktü… oturdu erkeğinin kasığına… ‘Köşe taşı, köşeye yakışır’ dedi.

Oruçoğlu, kahraman Yavo’nun arakladığı Şifa kadın için ise; “kızgın sacın üzerine oturduğunu, baldırındaki, koltuk altındaki, şeylerindeki kılları çıra aleviyle yaktığını söyledi bana” diyerek inanılmaz fantezilerine devam etmektedir.

Oruçoğlu’nun Avustralya’dan Avrupa ülkelerine yaptığı birkaç seyahatte topladığı derme-çatma bilgiler üzerine inşa ettiği romanının ciddiyeti, derleme, yazma ve yayınlama için ayırdığı bir yıllık süre ile orantılıdır. Bunlara daha pek çok yanlışı ve eksiği eklemek mümkündür.

Oruçoğlu’nun romanındaki birkaç pozitif noktaya değinmeden önce belirtmeliyiz ki onca aydını olan Dersim’den birilerinin belirttiğimiz çerçevede makul bir Dersim romanını çoktan yazması gerekirdi. Eksik, yanlış, uyduruk ve şişirme bilgilere rağmen bu romanın Dersimli aydınları konu üzerinde düşündüreceği, kalemlerine sahip çıkmaları doğrultusunda teşvik edeceği kanısı taşımaktayız. Laz tarihçileri M.Vanillişi ve A.Tantliara’nın söyledikleri şu sözler biz Dersimliler için de geçerlidir. “Bu güne kadar Laz olmayan yazarlar bize, halkımız hakkında sağlam bilgi vermekten uzak kaldılar. Çünkü onlar Laz ulusunun dilini, geleneğini bilmediklerinden, yöresel kaynaklardan yararlanmadılar. Bu yüzden bize bıraktıkları belgeler uydurma ve hatalıdır.”(4)

 Oruçoğlu’nun “Dersim” romanı, Haydar Işık’ın “Dersimli Memik Ağa” ve “Dersim Tertelesi” romanlarıyla mukayese edildiğinde, politik önyargılardan arınmış olarak görünüyor. Roman için Baytar Nuri’nin eserlerinden istifade edilmiş fakat B. Nuri’nin S.Rıza ve oğlunun idamı esnasında söylediklerini iddia ettiği “Kürt”, “Kürdistan” gibi o dönem Dersim halk kültürü ve literatüründe olmayan sözcük ve kavramlara itibar edilmemiş, bu noktada halk anlatımlarına ve Zaza dergi çevrelerinin uyarılarına kulak verilme duyarlılığı gösterilmiştir. Dersimliler için “Kırmanc” dilleri için “Kırmancki” adlarını doğru ve yerinde kullanmış.

Dersim’i ve coğrafyasını pek tanımayanlar, romanın sözkonusu onca negatif yönlerine rağmen, Dersim halk kültürü, coğrafyası ve yakın tarihine dair bir çok öğe ile romanda karşılaşma fırsatını bulacaklarıdır.

 

      Dipnotlar

1)   Tija Sodıri Dergisi, sayı 3 ve 4, Almanya 1997

2)   Seyit Rıza’nın Torunu Konuşuyor ( Torne Sey Rıza’i Qeseikeno), H. Mergarıji, Pir Yay., Almanya 1997

3)   Seyit Rıza, M. Gülmez, Zed Yay., 1996, İstanbul

4)      Yayına hazırlanan “Désim, Dersim, Tunceli” kitabında aktaran S.Désim

 

Kaynak:  http://www.gomemis.com/portal/haberdetay.asp?ID=174 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Dersim: Ulaşması zor anlaması daha da zor

Kasım 18, 2010 at 3:20 pm (Aktüel_Güncel)

 

 

I. ULUSLARARASI TUNCELİ (DERSİM) SEMPOZYUMU

http://www.tunceli.edu.tr/site/afis.htm 

—————————————————————

—————————————————————

—————————————————————

 

Dersim: Ulaşması zor anlaması daha da zor 

 

BASKIN ORAN

Radikal – 17/11/2010

Kürdoloji alanındaki önemli çalışmalarıyla tanınan Martin van Bruinessen, Tunceli deki Seyit Rıza heykelinin önünde.

Yazının tümü_: http://dersimzaza.wordpress.com/kose-yazilari/ 

Kaynak – Radikal

—————————————————————

—————————————————————

—————————————————————

 

 

 

Kolej kompleksi, adını taşıdığı efsanevi Munzur Nehri nin kıyısında yer alıyor.

 

Radikal – 18/11/2010 2:00

 

Dersim kırımı gündeme geldiğinde, yörenin içinde ve dışında üç şey tartışıldı: 1) Dersim’i Bayar yaptı, Atatürk’ün haberi yoktu; 2) İsyan çıkınca devlet bastırır; 3) Eşkıyalık önlenemiyordu.

 

BASKIN ORAN (Arşivi)

 

 

Yazının tümü: http://dersimzaza.wordpress.com/kose-yazilari/ 

Kaynak: Radikal

 

—————————————————————

—————————————————————

—————————————————————

 

Dersim’de hafıza ve bugün: 5 istek

 

Kutsal Munzur Nehri nin plajları yaz aylarında açık görüşlü ve zevkli yaşamayı seven Dersimlilerle doluyor.

19/11/2010 – Radikal

Dersimlilerin talepleri: Devlet özür dilesin. Seyitlerin mezar yerleri, evlatlık verilenlerin listesi, arşivler açıklansın. ‘Dersim’ dahil eski isimler geri verilsin.Tazminat ödensin. Barajlar olmasın.

BASKIN ORAN (Arşivi)

Kaynak: Radikal

YAZININ TÜMÜ:

http://dersimzaza.wordpress.com/kose-yazilari/

 

—————————————————————

—————————————————————

—————————————————————

 

Dersim’de 38 bir ölçü birimi sanki

 

Radikal – 20/11/2010

  

Enver Bey anlatıyor: İki dedem de Ermeni. Asıl soyadımız Dertli; 54′te Devletli olmuş. Entegre olmuşuz Alevilere. Zaten Gregoryenler ile Aleviler din dışı sayılmış hep; birbirine benziyor.

 

BASKIN ORAN (Arşivi)

YAZININ TÜMÜ: http://dersimzaza.wordpress.com/kose-yazilari/

 

—————————————————————

—————————————————————

—————————————————————

 

Eyvah, üniversite çok hızlı büyüyor

 

 

21/11/2010

Dersimli, diliyle, diniyle çok çok özel. Türkler de Kürtler de onu kendine benzetmeye çalışıyor. Dersim de direniyor. Bütün ‘ulusal’ kurumlar gibi üniversite de çok korkutuyor Dersimliyi: ‘Gelecek öğrenciler bizim dokuyu bozacak.’

BASKIN ORAN (Arşivi)

YAZININ TÜMÜ: http://dersimzaza.wordpress.com/kose-yazilari/

 

Kaynak:  http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=1029585&Date=22.11.2010&CategoryID=133

Laç Deresi’nin Munzur’a açıldığı yer. 37’de Demenan Aşireti’nin katledildiği kanyonun ağzı.

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Solun Kırılma Noktaları

Ekim 27, 2010 at 11:16 am (Aktüel_Güncel)

 

NTV’de Oğuz Haksever’in yönettiği, “Solda Kırılma” Programı 

 

Programı dinlemek için tklayınız.

 

http://video.ntvmsnbc.com/oguz-hakseverle-son-soz-25-ekim-2010.html

 

YORUMLAR:

 

Gün Zileli:  Solun Kırılgan Noktaları: Gelenekçilik ve Aşamacılık

 

http://www.gunzileli.com/2010/10/26/solun-kirilgan-noktalari-gelenekcilik-ve-asamacilik/

———————————————————————



———————————————————————

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Dersim komuoyuna açık mektup

Ekim 27, 2010 at 11:02 am (Aktüel_Güncel)

 

Bildiriler_Açıklamalar

 

 

 

Dersim komuoyuna açık mektup;

 

Değerli Dersim halkı,

 

Yazının tümü için tıklayınız.

 

http://mkkahraman.org/haber_detay.asp?ID=128 

 

http://dersimzaza.wordpress.com/bildiriler_aciklamalar/

 

 

—————————————————————–

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Mannheim Zaza Dili Gecesinde Konuṣma

Ekim 21, 2010 at 5:49 pm (Aktüel_Güncel)

 

 

“Dilimize kıskançlıkla sahip çıkmalıyız. Artık her yerde Zazaca konuṣmalı, Zazaca basın-yayını güçlendirmeliyiz.
Dilimize karṣı yapılan saldırılara, inkara sessiz kalmamalıyız.”

 

 

Mannheim Zaza Dili Gecesinde Konuṣma

 Sait Çiya, 13 Ekim 2010 

Deḡerli Dostlar !

Dünyanın bir çok ülkesinde ulusal sorunlar çözüldü. Ya da çözümün biçimi tartıṣılıyor. Artık bir halkın dilini, kültürünü inkar etmek, yok etmek pek kabul görmüyor.

…………………..
Dilimiz ölürse, biz de öleceğiz.

…………….
Halk olarak yaralıyız. Sorunlarımız çok derin. Ama sorunlarımızı çözebilmemiz için ulusal varlıḡımızı devam ettirmemiz gerekiyor. Devam ettirmenin kilidi dilimizdir. İlk önce dilimize sahip çıkmalıyız.

Dilimiz, kimligimiz, kültürümüzdür. Zaza halkının en temel varlıḡıdır.

Dini inançlarımız farklı olabilir. Siyasi görüṣlerimiz farklı olabilir.

Ama dilimiz birdir. Zazaca hepimizin dilidir.
Zazaca yok olursa, ne dinimizin, ne görüṣlerimizin ve ne de gelecek tartıṣmalarının bir anlamı kalır.
Dilimize kıskançlıkla sahip çıkmalıyız. Artık her yerde Zazaca konuṣmalı, Zazaca basın-yayını güçlendirmeliyiz.
Dilimize karṣı yapılan saldırılara, inkara sessiz kalmamalıyız.

…………………………..  devamını okumak için tıklayınız.

http://www.forum-prinz.com/cgi-bin/forum.cgi?forum_name=1534&message_number=627&pid=

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

“Devrim Yapan Üniversite”de Hakikat Sempozyumu

Ekim 10, 2010 at 7:59 pm (Aktüel_Güncel)

 

HÜSEYİN AYGÜN yazdı  “Devrim Yapan Üniversite”de Hakikat Sempozyumu

http://www.bianet.org/articles/spot_image/000/125/318/normal/dersim_gundem.jpg?1286541012

“Devrim Yapan Üniversite”de Hakikat Sempozyumu

Birinci Uluslararası Dersim Sempozyumu’nda 82 bildiri özetlendi, 23 poster sergilendi. Sempozyum başarılıydı, resmi devlet ideolojisi ortalıkta yoktu. Dersim için üniversite seferber olmuştu. 1938 katliamı için devletçe bir özür dilenecekse bu sempozyumla bir işaret verildi.
Hüseyin AYGÜN   (yazının tümü için tıklayınız)

—————————————————————————————

—————————————————————————————

—————————————————————————————

 

http://img.webme.com/pic/d/dersim-zaza-platformu/hozat-taner-koyu.2.jpg

 

HATİCE KURTULUŞ’UN DERSİM SEMPOZYUMU İZLENİMLERİ

Gölgelere Rağmen Mağrur!

Sempozyumu cesur ve sonuçları açısından da başarılı buluyorum. Konusunun tabiatı ve gereği olarak öncelikle Dersim Kıyımına odaklandı. Tarih, sosyoloji, antropoloji, kültürel çalışmalar, siyaset bilimi, ekonomik kalkınma, planlama ve çevre konularında, çok sayıda bildiri sunuldu. Çoğunluğu, bugüne kadar dinlediklerimden çok daha nitelikli çalışmalardı.

Hatice KURTULUŞ Tunceli – BİA Haber Merkezi 09 Ekim 2010, Cumartesi

yazının bütünü için tıklayınız

http://dersimzaza.wordpress.com/hayatin-icinden/ 

—————————————————————————————

—————————————————————————————

—————————————————————————————

 

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Şeyh Said, Diyarbakır’da anıldı

Haziran 28, 2010 at 11:49 pm (Aktüel_Güncel)

—————————————————————————————

 

Şeyh Said, Diyarbakır’da anıldı

“47 arkadaşı ile birlikte Diyarbakır Dağkapı semtindeki Ulu Cami önünde idam edilen Şeyh Said ve arkadaşları anıldı.”

28.06.2010

 

 

http://video.haberturk.com/video/index/42260

http://dha.com.tr/v.php?n=seyh-sait-diyarbakirda-anildi-2010-06-28 

http://www.lpghaber.com/videohaber/466415/ 

http://www.aktifhaber.com/news_detail.php?id=298725

 

 

“Güneydoğu’da Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra isyan başlatan ve yakalandıktan sonra 47 arkadaşıyla birlikte Diyarbakır’da idam edilen Şeyh Said, bir grup tarafından anıldı.”

http://www.haber7.com/haber/20100628/Seyh-Said-Diyarbakirda-anildi.php 

 

http://webtv.hurriyet.com.tr/2/7746/0/1/seyh-said-i-boyle-andilar.aspx

—————————————————————————————

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Zazaca Kürtçe değil, Zazalar Kürt değil

Haziran 9, 2010 at 7:02 pm (Aktüel_Güncel)

 

 

05 Haziran 2010 Cumartesi

Zazaca Kürtçe değil,

Zazalar Kürt değil

 

Ülkemizde başlatılan demokratikleşme süreci içerisinde çözülmesi gereken sorunlardan birisi de Zaza Sorunu’dur.  

Çok halklı Avrupa devletlerinde, bilindiği gibi etnik sorunlar demokratik bir anlayışla anayasada, kanuni ve siyasi düzeyde eşitlik ve eşit muamele temelinde bir düzenleme yapılarak nihai ve kalıcı bir çözüme bağlanıp barışçı ve huzurlu bir ortam yaratılmıştır. Mesela dört resmi dilli İsviçre (Almanca, Fransızca, İtalyanca, Reto Romanca), üç resmi dilli İspanya (İspanyolca, Katalanca, Baskça), iki resmi dilli Belçika (Flemce, Valonca), vs.

Bu misallerle görülüyorki, bazılarının iddia ettiği gibi, dillerin resmi tanınmasıyla hiçbir ülke bölünmemiş, tersine gelişmiştir.

Bu ülkelerde etnik halkların varlığı, dili ve kültürü anayasada resmen tanınarak eğitim, kültür ve siyasi düzeyde eşitlik ve eşit muamele temelinde kanuni bir düzenleme yapılarak sosyal barışçı, rahat ve huzurlu bir ortama kavuşmuştur.

Toplumsal sorunları çözmeyen, bunların çözümünü baskı ve yasaklarla engelleyen ülkeler ekonomik, sosyal ve kültürel bakımdan ilerliyemez, ülkemizde olduğu gibi daima geri kalır.

1921 de Koçkiri’de, 1925 te Şeyh Sait hareketinde, 1937-38 de Dersim’de Zaza halkına karşı yapılan askeri saldırılar derin ve kanlı bir iz bırakmış, açılan yaralar, aradan bunca zaman ve birkaç nesil geçmesine rağmen, henüz kapanmamıştır.

Zaza halkı bir yandan şiddetli ve zoraki Türk asimilasyonuna maruz kalırken, diğer yandan da Kürt baskı ve asimilasyonuyla karşı karşıyadır.

Devletin bazı kurumları 1990 yıllarında Zazaları Türk, Zazacayı da Türkçenin bir lehçesi olarak tanımlıyordu. Kürt milliyetçileri de bunun tersine Zazaları Kürt, Zazacayı da Kürtçenin bir lehçesi olduğunu propağanda etmektedir. Devlet bu iddiadan kısmen vazgeçti fakat öbürleri halen devam ediyor. Her iki iddia da siyasi bir asimilasyon ideolojisidir. Yani biri türkleştirmeye, öbürü de kürtleştirmeye çalışıyor. İkisinin amacı da Zaza dilini eriterek yok edip, Zaza halkını tarih sahnesinden silmektir.

Zaza halkı ağır askeri saldırılarla çok zulüm görmüş, önder ve aydınlarını kaybetmiş ve toparlanamamıştır. Onun içindir ki, ulusal bilinçlenmesi gecikmiş, siyasi ve toplumsal örgütlenmesini bağımsız bir temel de gerçekleştirememiştir.

Buna karşı Osmanlı yönetimi Kürt kimliğini resmen tanımış, Kürtlere aşiret mektebi açmış, Kürtçe sözlük çıkartmış, Kürt aşiretlerinden Hamidiye Alayları kurup bunları beslemiş ve 34 yıl Doğu Anadolu’da terör estirmiştir (1889-1923). Bunu yaparken Zazaları da (Alevisiyle Sünnisiyle) dışlamış ve Zaza kimliğini resmi olarak tanımamıştır. Kürt kimliğinin gelişmesi ve Zaza kimliğinin gecikmesinin önemli bir tarihi sebebi budur.

Kürt milliyetçileri eskiden beri Zazaların 1921, 1925 ve 1937-38 de verdikleri Ulusal Demokratik Mücadelesini haksız olarak kendilerine maledip kendi siyasi çıkarları için sömürüyorlar. Bütün bu kötü şartlara rağmen 1980 den sonra, özellikle Avrupa’daki serbest ortamda mevcut örgütlenmeler dışında, bağımsız temelde bir Zaza milli bilinçlenmesi filizlendi ve gelişti. Zaza aydın ve yurtseverleri, bilimsel, siyasi ve kültürel düzeylerde kendini serbest ve bağımsız olarak temsil etmeye başladılar. Zaza bilimi, başta dilbilimi olmak üzere diğer branşlarda da, Avrupa, Amerika ve Rusya üniversitelerinde ilgi görerek araştırma konusu oldu ve gelişmeye başladı.

Zaza halkının örgütsüzlüğünden istifade eden Kürt milliyetçileri ve diğer siyasi hareketler, Zazaların güçlü siyasi potansiyelini kendine maledip sömürmekte, hedefini saptırarak ulusal bilinçlenmesini engellemekte, demokratik haklarının alınmasına karşı çıkmaktalar.

Zaza aydın ve yurtseverleri bu ağır şartlar altında siyasi bir temsilciliğini yaratması için birkaç girişimde bulunmuştur. Çeşitli iç ve dış nedenlerden dolayı ancak belli bir süre başarılı olmasına rağmen kalıcı olamadı. Zaza halkının güçlü, fakat dağınık olan siyasi potansiyelinin toparlanması gerekir. Zazalar demokrasi hareketinde kendini bağımsız olarak temsil edip parlamentoda kendi toplumsal haklarını savunmalıdır.

Kürt siyasi örgütleri Zaza halkını temsil edemez ve buna hakkı yoktur. Kürtlerin mücadelesi Zaza halkının mücadelesi değildir. Her halk özgürlük ve demokrasi mücadelesini kendisi verir.

Zazaca bir dildir, Zazalar bir halktır

Tunceli/Mamekiye’de yeni açılan üniversitenin yönetiminin verdiği bir kararla hükümetin demokratikleşme politikasını destekleyerek ilk ve tek üniversite olarak, örnek verici bir tavır ve halkça beklenen cesur bir kararla, Zazaca ve Kürtçe dillerini seçmeli ders olarak öğretim programına almıştır (9.4.2010). Bunun üzerine 400 öğrenci de Zazacayı seçmiştir.

Ne varki, yukarıda açıklanan siyasi sebeplerden dolayı bu olay, anlaşılan Kürt milliyetçileri tarafından hazmedilememiş ve gözünde diken olmuştur.

Üniversite yönetiminin verdiği örnek ve demokratik girişimi, Kürt örgütleri ve milliyetçilerinin, Zazaları ve Zazacayı asimile etme amacına ters düştüğü için, hayali yıkılmış uykusu kaçmıştır. Bundan kurtulmak için düşünüp taşınmışlar, üniversite yönetimine karşı olduğu gibi, başta Zaza halkına karşı, bakın nasıl bir plan hazırlamışlar:

Seyit Rıza’nın dediği gibi ‘karga bülbül olmaz’

Geşmişte Kürt örgütleri tarafından kovulan, fakat Zaza Demokratik Hareketi gelişince tekrar geri çağrılıp beslenen, Zaza aydın ve yurtseverlerine saldırtmak için öteden beri kullanılan bir propağandacı Almanya’dan getirilip ileri sürülmüştür. Bunu yapan da bir Kürt partisinin ele geçirdiği Tunceli Belediyesidir ve görevini kötüye kullanarak, Gençlik ve Kültür Merkezi’nde, anlaşılan gençliği, militan ve sempatizanlarını toplayarak bu şahısa ajitasyon ve propaganda yaptırmıştır; 8.5.2010, bakınız:  

http://www.tuncelibelediyesi.net/newsdetail.aspx?type=news&id=22

Bu şahıs ne bir dilbilim eğitimi görmüş, ne de Zaza Dili üzerine yazılmış ve dünyaca tanınan bilimsel görüş ve eserlere saygı duyuyor. Konuya ilgi duyan herkesin bildiği gibi, bu kişi bir yalan ve uydurma makinesi olarak ‘Kürtçenin bukadar lehçesi var, … falan filan’ deyip etkilemeye çalışmıştır. Bundan dört gün sonra (12.5.2010), yine Kürt milliyetçileri bir gençlik örgütünün üye ve sempatizanlarını üniversite yönetiminin aleyhinde kışkırtmışlar. Okumaları için ellerine verilen bildiride artık herkesçe bilinen lehçe uydurması propaganda edilmiştir:

http://www.tuncelininsesi.com/haber/universite-ogrencilerinden-protesto-920.htm

Bu iddianın hiçbir bilimsel temeli yoktur. Çünkü siyasi sebepler yüzünden lehçe olarak ilan edilen Kurmancca, Soranca, Goranca ve Zazaca konuşanların hiçbirisi birbirini anlamaz, çünkü gramer yapıları çok farklıdır. Dolayısıyla bunların herbiri birer ayrı dildir. Bu dillerin incelendiği bilim dalı olan iranistikte, enternasyonal düzeydeki bütün dilbilimciler Zazacanın kendine has bir gramer yapısına sahib olup bağımsız bir dil olduğuna dair fikir birliğindedirler. Bir Zaza atasösözünde söylendiği gibi:

Zur ra çê nêvıraino. ‘Yalandan ev yapılmaz.’

Bildiride üniversite kararının bilimsel olmadığı iddia edilmiş. Kürt milliyetçi ve propağandacıları, bunun aksini iddia eden ciddi bir dilbilimciyi hele söylesinler de, bilelim! Kim miş o?

Ayrıca bildiride, üniversite yönetiminin “Kürt kurum ve şahsiyetlerine danışmadan bu kararı vermiş” deniliyor. Herşeyden önce şunu bilmek gerekir: Bilim siyasetten üstündür. Çünkü bilim ispata dayanır. Siyaset ise, bilindiği gibi çoğu zaman uydurma ve iddia üzerine kurulur.

Tunceli Üniversitesi yönetiminin bu cesur ve örnek verici kararına saygı göstereceğine, yapılan bu çirkin eylem, hem üniversite yönetimine, hem de Zaza Halkı ve Zaza Diline karşı büyük bir saygısızlık ve düşmanlıktır.

Bırakın, herkes dilini serbestçe konuşsun. Nedir bu şövenizm, nedir bu düşmanlık!? Zazalar kendi dilini, Kürtler de kendi dilini konuşsun. Kürt milliyetçilerinin Zazacayı yasaklamaya hakkı yoktur!

Dersim’de büyük çoğunluğu oluşturan Zaza Halkı üniversite yönetimini ve demokratik tavrını desteklemelidir. Üniversite bir bilim yuvasıdır, eylem kampına dönüştürülemez.   

20.5.2010

İmzalayan Kurum ve Şahıslar

Zaza Dili Enstitüsü, Frankfurt a. M. /Almanya

Zaza Kulturhaus Mannheim /Almanya

Zaza Kültür Vakfı İstanbul

Radiozaza, İnternet radyosu, Almanya

Dersim-Gemeinde Rhein-Ruhr e. V. Duisburg /Almanya

Zaza Dil ve Kültür Derneği, İsveç

Dr. Zülfü Selcan, dilbilimci, Berlin

Dr. Hüseyin Çağlayan, politolog, Frankfurt a.M.

Dr. Kahraman Gündüzkanat, eğitimci, Darmstadt

Dr. Kazım Aktaş, etnolog, Frankfurt a. M.

Mesut Keskin, lenguist, doktorand, Frankfurt a.M. /Almanya

Fahri Pamukçu, Zazaca gramer yazarı, Diyarbakır

Musa Canpolat, Zazaca sözlük yazarı, şair, sanatçı, Stuttgart /Almanya

Hakkı Çimen, öğretmen, yazar, Krefeld /Almanya

Hıdır Eren, sosyolog, İstanbul

Dilaver Eren, Yüksek Elektrik Mühendisi, İstanbul

Hasan Dursun, yazar, Ludwigshafen /Almanya

Ali Kırmızıkaya, yazar, Darmstadt /Almanya

Hasan Devran, psikolog, yazar, Mannheim /Almanya

Haydar Şahin, Mannheim /Almanya

Sait Çiya, yazar, Bielefeld /Almanya

Heyder (Aslan), öğretmen, kabereci, tiyatrocu, şair, Darmstadt /Almanya

Hasan Dilber, radyo konuşmacısı, röportajcı, Almanya

Rewal Rozvera, öğretmen, kabereci, Essen /Almanya

Kemal Pamukçu, Wetzlar /Almanya

Mahmut Pamukçu, Wetzlar /Almanya

Ramazan Yıldız, Wetzlar /Almanya

Remzi Saraç, Wetzlar /Almanya

Hayri Dalkılıç, İngiltere

Mustafa Kahraman, Basel / İsviçre

Hüseyin Sevinç, eğitimci, Basel / İsviçre

Koyo Berz, yazar, İsveç

Faruk İremet, yazar, İsveç

Mehmet Sanlı, İsveç

Ali Gültekin, İsveç

Cengiz Gültekin, İsveç

 

http://www.tuncelininsesi.com/haber/zazaca-kurtce-degil,-zazalar-kurt-degil-1112.htm

—————————————————————————————

—————————————————————————————

 

 

ZAZA AYDIN VE KURUMLARININ BASIN AÇIKLAMASI 2

Tunceli Üniversitesinden bir grup öğrenci adına yapılan açıklamada, ‘üniversite yönetiminin seçmeli Kürtçe derslerinde Zazaca lehçesini (!) Kürt dilinden ayrı tutma anlayışı’ protesto edildi.

Dünyanın hiç bir yerinde bu mantık kabul edilemez; çünkü inkarcı ve ırkçıdır. Türkiye’de yıllardır Kürtçe, Zazaca ve diğer dillerin okullarda ve basın-yayın organlarında konuşulması, yazılması yasaktı. Gelinen aşamada gündeme gelen göreli demokratik gelişmeler ikinci dillerde sınırlı serbestlik sağladı. Bunun bir yansıması olarak, bazı eksiklikleri olsa da, bazı üniversitelerde Kürtçe ve Zazaca öğretiminde olumlu adımlar atıldı. Bu çabaların daha da gelişmesini, çağdaş, demokratik standartlarda boyut kazanmasını umuyoruz. Ayrıca bu gelişmeler sadece üniversitelerle sınırlı kalmamalı anaokullarında, ilk ve orta öğretim kurumlarında ana dilde eğitimi de içine almalıdır.

Zazaca’nın Kürtçe’den farklı bir dil olduğunu kanıtlayacak birçok neden vardır. Yapısal fonolojik, morfolojik, sosyolojik, psikolojik, kültürel ve coğrafi farklılıkları bir yana, tek başına bu iki dil topluluğunun birbirlerini anlamamaları bile önemli bir ölçüttür. İki farklı dil bakışıyla bu farklılıklar göz önüne alındığında, Zazaca ile Kürtçe’nin aynı kategoride değerlendirilip aynı anda öğretilmeleri gerçekçi değildir. Bunu sadece biz söylemiyoruz, bizi doğrulayan tarafsız, bağımsız batılı dilbilimciler de var. Yine, batı üniversitelerinde akademik çalışma yapan kendi dilbilimcilerimiz de var. Örneğin Berlin Teknik Üniversitesi’nden Dr. Zülfü Selcan ile şu anda Frankfurt Üniversitesi’nde dilbilim çalışmalarını yürüten Mesut Keskin de aynı gerçekliğe parmak basıyorlar. Ayrıca, Zaza dili üzerine ürün veren ve aynı gerçeği söyleyen daha birçok Zaza aydını var.

http://www.zazaki.de , http://titus.uni-frankfurt.de,
Prof. Dr. Jost Gippert, Zazaca’nın Tarihsel Gelişimi, 1996
Dr. phil. Zülfü Selcan, Zaza Dilinin Gelişimi, 1997; Grammatik der Zaza-Sprache [Zaza Dilinin Grameri, 1998]
Prof. Dr. Ernst Kausen, Zaza, 2006
Dr. Terry Lynn Todd, A Grammar Of Dimili, Also Known AS ZAZA, 1985
Kürt milliyetçileri, Zazaca’nın yok olması için çeşitli taktikler ve politikalar deniyorlar. Bunlardan biri de üniversitelerde, okullarda, televizyonlarda Zazaca üzerine yapılabilecek çalışmalara engel olmaktır. Bu arada Zazaca üzerine çalışma yapmayı Zazaca lehçesini (!) Kürt dilinden ayrı tutmaya yönelik bir çaba gibi görmektedirler. Böylece Türkiye kamuoyunu etkilemek, buna izin veren kurumları, üniversiteleri zan altında bırakmak istiyorlar. Bu durum, demokratik normlarda çağdaş olmayan Türkiye’de bir tehlikeye işaret etmektedir. Yani, bu argümandan yola çıkarak, bazı kurum ve kuruluşlar, öyleyse ne haliniz varsa görün, desin istiyorlar. TRT’nin Kürtçe kanala izin verirken, Zazaca yayın kanalına yanaşmaması böyle bir anlayışın ürünüdür.

Zazaca’nın Kürtçe’nin bir lehçesi olduğu savı tamamen siyasidir ve bilimsel dayanaktan yoksundur. Zazacanın gelişmesinin Kürtleri böleceği ise gerçekliği olmayan, art niyetli bir sav, temeli olmayan bir fobidir. Bu, Zazaca’yı yok etme mantığını yanlış gerekçelere bağlama çabasıdır. Zazaların da kendilerini inkar etmelerini dayatıyorlar. Oysa onlar da biliyorlar ki, birinin kendi ana dilinin yok olmasını istemesi gönüllü olarak ölmeyi istemesi gibi bir şeydir.
Kürt ve pro-Kürt gruplar Zazaları siyasi baskı ve tehdit altında tutarak Zaza dilini adım adım eritmeye çalışıyorlar. Böyle bir anlayışa tepkisiz kalınamaz. Bir halkın dili onun en değerli varlığıdır.
Tunceli Üniversitesinin Zazaca ve Kürtçeyi ayrı başlıklar altında ele alması, üniversitenin bilimselliğine uygun ve doğru bir davranış olmuştur. Bu, hem gerçekçidir ve hem de demokratik bir duruştur. Umarız bütün üniversiteler, bilim kuruluşları bu duruşa destek verirler. Biz aşağıda imzaları bulunan Zaza aydınları, yazar ve araştırmacıları ve kurumları, Zazaca’nın yaşatılmasına ilişkin çalışmalarında Tunceli Üniversitesi’yle dayanışma içinde olacağımızı, bu konuda her türlü akademik desteği vereceğimizi belirtmek istiyoruz. Bu bağlamdaki engelleyici yaklaşımları inkârcı ve ırkçı olarak değerlendirip protesto ederken bu saygın projeyi yaşama geçirmede Tunceli Üniversite’sinin yanında olduğumuzu ilan ediyoruz.
İmzalayan Kurum ve Şahıslar
Zaza Dili Enstitüsü, Frankfurt a. M. /Almanya
Zaza Kulturhaus Mannheim /Almanya
Zaza Kültür Vakfı İstanbul
Radiozaza, İnternet radyosu, Almanya
Dersim-Gemeinde Rhein-Ruhr e. V. Duisburg /Almanya
Zaza Dil ve Kültür Derneği, İsveç
Dr. Zülfü Selcan, dilbilimci, Berlin
Dr. Hüseyin Çağlayan, politolog, Frankfurt a.M.
Dr. Kahraman Gündüzkanat, eğitimci, Darmstadt
Dr. Kazım Aktaş, etnolog, Frankfurt a. M.
Mesut Keskin, lenguist, doktorand, Frankfurt a.M. /Almanya
Fahri Pamukçu, Zazaca gramer yazarı, Diyarbakır
Musa Canpolat, Zazaca sözlük yazarı, şair, sanatçı, Stuttgart /Almanya
Hakkı Çimen, öğretmen, yazar, Krefeld /Almanya
Hıdır Eren, sosyolog, İstanbul
Dilaver Eren, Yüksek Elektrik Mühendisi, İstanbul
Hasan Dursun, yazar, Ludwigshafen /Almanya
Ali Kırmızıkaya, yazar, Darmstadt /Almanya
Hasan Devran, psikolog, yazar, Mannheim /Almanya
Haydar Şahin, Mannheim /Almanya
Sait Çiya, yazar, Bielefeld /Almanya
Heyder (Aslan), öğretmen, kabereci, tiyatrocu, şair, Darmstadt /Almanya
Hasan Dilber, radyo konuşmacısı, röportajcı, Almanya
Rewal Rozvera, öğretmen, kabereci, Essen /Almanya
Kemal Pamukçu, Wetzlar /Almanya
Mahmut Pamukçu, Wetzlar /Almanya
Ramazan Yıldız, Wetzlar /Almanya
Remzi Saraç, Wetzlar /Almanya
Hayri Dalkılıç, İngiltere
Mustafa Kahraman, Basel / İsviçre
Hüseyin Sevinç, eğitimci, Basel / İsviçre
Koyo Berz, yazar, İsveç
Faruk İremet, yazar, İsveç
Mehmet Sanlı, İsveç
Ali Gültekin, İsveç
Cengiz Gültekin, İsveç

—————————————————————————————

 

 

—————————————————————————————

 

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Erdoğan Dersim 1938‘in belgelerini kamuoyu ile paylaşmalıdır!

Şubat 28, 2010 at 7:38 pm (Aktüel_Güncel)

 

Föderation der Dersim Gemeinden in Europa e.V.

Bobstr. 6-8 • 50676 Köln

Tel.: (0221) 240 61 89

E-Mail: dersim-fdg@hotmail.de

 

 

 

 

Erdoğan Dersim 1938‘in belgelerini kamuoyu ile paylaşmalıdır!

Başbakan Erdoğan dün AK Parti Genel Merkezinde düzenlenen Genişletilmiş İl Başkanları toplantısında yaptığı konuşmada şu açıklamada bulundu “Malta sürgünlerini hatırlatanlar 1938’e dönsünler. Sayın İnönü’nün Cumhurbaşkanı olduğu dönemdeki Tunceli sürgünlerine baksınlar. İlçe ilçe, köy köy bu ülkenin insanları nerelere, nasıl sürgün edilmişler ona baksınlar. Eğer daha ileri giderlerse bunların vesikasını da açıklarım. Bunlar elimizde mevcut. Çünkü bunlar sallandıkça, çırpındıkça eteklerinden bir şeyler dökülmeye başlıyor. Daha dökülecek çok şey var, çok şey var.”

1937/38 yıllarında Dersim’de büyük bir insanlık dramı yaşanmış ve onbinlerce  kadın, çocuk ve yaşlı demeden masum insanlar öldürülmüştü. Katliamdan kurtulabilenler ise her köye bir aile olmak üzere Kayseri’nin batısına sürgün edilmişlerdi. Bu sürgün aynı zamada ailelerin de parçalanmalarına, büyük acıların yaşanmasına neden olmuştu. Anne ve babaları öldürüldükleri için kimsesiz kalan ya da ailelerinden zorla koparılan binlerce çocuk ya askeri erkan tarafından şavaş ganimeti gibi beraber götürüldü ya da kimsesizler yurtlarına verildiler. Bugün hala pek çok dersimli kaybolan aile fertlerini aramaktadır. Yaşanan bu büyük trajedinin canlı tanıkları hala o yılların kötü hatırası süngü ve kurşun yaralarıyla bu sürece tanıklık yapmaktadırlar. 15 Kasım 1937 tarihinde Elazığ Buğday Meydanında idam edilen Dersimin önde gelenlerinin mezar yerleri hala belli değil ve maktul yakınları açtıkları dava ile atalarının mezar yerlerini aramaktadırlar.

Buradan Erdoğan’a bir kez daha çağrıda bulunmak istiyoruz. Belgeleri tehdit olarak kullanmak değil, toplumun bilgisine sunmak önemlidir. Dersim 1937/38 siyasal istismar malzemesi olarak kullanmayın, açıklayın. Madem “Dersim 38’de yapılanları savunanlar insanlıktan nasibini almamıştır” diyorsunuz, o halde gereğini yapın ve Dersim Halkından devlet adına resmen özür dileyin. Dersim’de yapılanların bilinmesi için arşivleri açın. Bu vehşet bilinsin ki bir daha Dersimler yaşanmasın. Seyit Rıza ve arkadaşlarının mezar yerlerini açıklayın. Evlatlık verilenlerin tam listesini açıklayın.

Bir çağrımız da Dersim 1937/38’in mimarı ve uygulayıcısı Cumhuriyet Halk Partisi’nedir. 1937/38 de soykırıma varan uygulamalardan ötürü sorumluluğunuzu kabul edin ve Dersim Halkından özür dileyin. Kamuoyu önünde resmen özür dilemediğiniz sürece sizi teşhir etmeye ve suçunuzu yüzünüze vurmaya devam edeceğiz. Susarak Dersim’de yapılanları unutturamazsınız, işlediğiniz insanlık suçundan kurtulamazsınız.

Dersimliler kendi davalarına sahip çıkıyor ve atalarına yapılanların akibetini araştrıyorlar. “Dersim 1937/38 Sözlü Tarih Projesi” çalışmaları bu vahşetin açığa çıkaracak ve gelecek kuşaklara taşıyacaktır. Fedrasyonumuz Dersim’de yaşananları uluslararası alana taşımaya devam edecektir.

Dersim’de yaşananlar partiler arası çekişmelerde siyasal malzeme olarak istismar edilmemelidir. 72 yıldır kapanmayan bu yara daha ne kadar kanamaya/kanatılmaya devam edecek.

27 Şubat 2010

FDG Genel Başkanı

Yaşar Kaya

 

 

Kalıcı Bağlantı 2 Yorum

Dersim Gerçeği adlı Panel İsviçre’nin Baselland Kantonunda Yapıldı

Ocak 25, 2010 at 11:38 pm (Aktüel_Güncel) (, , )

 

Dr.Hüseyin Çağlayan_Mustafa Atıcı_Sibel Arslan_Mehmet Bayrak

 

 

Dersim Gerçeği adlı Panel İsviçre’nin Baselland Kantonunda Yapıldı

Dersim Gerçeği adlı panel, 24 Ocak 2010 tarihinde İsviçre’nin Baselland Kantonuna bağlı Reinach kasabasında gerçekleştirildi. Basel Dersim Cemaati, Basel ve Çevresi Alevi Bektaşi Kültür Birliği, Basel Alevi Kültür Merkezi, Weil am Rhein Alevi Kültür Merkezi, Basel Barış İnsiyatifi, Basel Sanat ve Kültür Merkezi tarafından ortaklaşa düzenlenen ve Schweizerische Kurdische  Gemeinschaft ile Med Kültür Merkezi tarafından desteklenen panele yazar Mehmet Bayrak ile Sosyolog Dr. Hüseyin Çağlayan konuşmacı olarak katıldılar.

Araştırmacı ve yazar sayın Mehmet Bayrak Dersim kırımının kronolojisini slayt eşliğinde gerçekleştirdi. Konuşmasında, Dersim 37/ 38’in “planlı yapılmış bir katliam“ olduğunu belirtti.

Sosyolog Dr. Hüseyin Çağlayan ise, konuşmasında Dersim 37/38’in bir “soykırım“ olduğunu vurguladı.

Yaklaşık 300 kişinin katıldığı panel olumlu bir atmosferde sonuçlandı.

 

Dersim Gerçeği_Panel_24.01.2010_İsviçre-Reinach

Kalıcı Bağlantı Yorum Yapın

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.